1 Yüz 1 İnsan: Cem Karaca

by Haber Fora

Cem Karaca

“Oh be!” diyordu 1990’da yayınladığı şarkısında.

“Neden döndün, hatta bir de Özal’ın elini öptün?” diye soranlara “Döneksem Döndüm diye Memleketime!” yanıtını veriyordu.

Kaldı ki, Özal’ın elini öpmüşlüğü yoktu.

O gün, yanında Cahit Berkay vardı.

TBMM Foto Muhabirleri Derneği’ne konsere gitmişlerdi.

Dönemin başbakanı Turgut Özal ve eşi de Cem Karaca’yı izlemiş, gösterinin ardından yanına gidip Türk rock müziğinin efsanesini tebrik etmişlerdi.

Semra Özal, elini Cem Karaca’ya uzatırken biraz yukarı doğru uzatıp tutunca o da centilmenlik yapıp elini öpmüştü işte…

En azından Cahit Berkay olup biteni böyle anlatıyordu.

1979-1980 yıllarının büyük kısmını Batı Almanya’da geçirmişti Cem Karaca.

Türkiye’de yaşamanın, kendini ifade etmenin ve doğası itibarıyla müzik yapmanın imkansız hale geldiğini düşündüğü için ayrılmıştı memleketten.

“1 Mayıs Marşı” 45’liği yüzünden hakkında açılan dava, üzerindeki baskılardan sadece biriydi…

12 Eylül 1980 darbesi olduğunda 9 aydır ülkesinden uzaktaydı.

Cem Karaca’nın vatandaşlıktan çıkarılmasını başlatan süreç 1981’de basına yansıyan bir fotoğraf oldu.

9 yıl sonra Türk İslam Komandoları isimli örgüt tarafından suikaste kurban gidecek olan Çetin Emeç’in yönettiği Hafta Sonu gazetesinde yayımlanan bir fotoğraf…

“Cem Karaca Gizli Hesaplar Peşinde” başlığıyla yayınlanan haberdeki kullanılan fotoğraf aslında iki yıllıktı, yeni ortaya çıkartılmıştı.

Cem Karaca, Münih’te elinde megafonla, bir protestoda boy gösteriyordu.

Yanında Selda Bağcan da vardı.

Bu fotoğraf basına Türkiye aleyhine propoganda olarak sunuldu.

Hemen arkasından kendisine “Yurda Dön” çağrısı yapıldı.

13 Mart’a kadar yurda dönmezse vatandaşlıktan çıkarılacaktı.

Dönmedi, dönmeyenlerle birlikte “Onlar artık Türk değil” diye anıldı birkaç sanatçı arkadaşıyla birlikte.

10 Şubat 1981 tarihli 10 numaralı bildiriyle Sıkıyönetim Komutanlığı’nın soruşturma açtığı Cem Karaca, kendisine verilen süreye riayet etmemiş ve Türk vatandaşlığından çıkarılmıştı.

Darbe yönetiminin gözünde çağrıya kulak asmayandı.

Gelgelelim Karaca, Bonn Büyükelçiliği ve Milli Güvenlik Konseyi’ne yazılı başvuruda bulunmuş ve dönüş için biraz daha zaman istemişti.

Hatta MGK’ya bir mektup bile yazmıştı.

Dönemin popüler mecmualarından Hey’de yayımlanan o uzun mektupta özetle şunları söylüyordu:

Ölüm korkusu boşuna değildi Cem Karaca’nın.

1 Mayıs Marşı’nın kudretli sesi yıllar evvel Dervişan grubuyla birlikte çıktığı Urfa turnesinde çarşıda alışveriş yaparken dışarıda 50-60 kişilik elinde zincirli bir kalabalıkla karşılaşmıştı.

“Allah Allah! Komünistlere ölüm!” diye bağıranlardan kaçarken, saldırıya uğrarken, iki gün sonra o konseri düzenleyen CHP Gençlik Kolları Başkanı’nın sırf bu etkinliği düzenlediği için öldürüldüğü haberini alırken aklında ne vardı bilinmez.

Ama toplumun sinir uçlarının iyice kaşındığı, politik kutuplaşmanın had safhaya ulaştığı, tahammülün esamesinin okunmadığı bir memlekette soluk alıp vermeye çalıştığının o da muhakkak ayırdındaydı.

Almanya’daki günlerini “Hayatımdan sekiz yıl çalındı” diye tanımlayan da oydu, Türkiye’ye olaylı dönüşü esnasında Cumhuriyet gazetesine vereceği röportajda sanatıcı icra edeceği bir ortam kalmadığından bahseden de…

Cem Karaca’nın gözünde bunun asıl nedeni konserleri basan, bomba filan atan sağcılar değildi.

Asıl rahatsızlık duyduğu solun kendi içindeki sürtüşmelerin gayri insani tavırlarda kendini dışa vurması ve bunun yarattığı bezginlik haliydi.

Kendi deyişiyle artık “bizar” olmuştu…

Yıllar geçecek ama karşısına çıkacak soru değişmeyecekti.

Tıpkı Hürriyet’ten Yener Süsoy’un milenyuma bir kala hala sorduğu gibi: “Bunca yıllık delikanlı arkadaşım yoksa “dönek”ler arasında mıydı?”

Karaca’nın cevabı belliydi:

Cem Karaca, rock müziği Maksist-Leninist nitelik taşımayan bir isyan olarak tanımlıyordu.

Rock, bir müzik dalı olmanın ötesinde düşünüş ve dünyayı algılayıp yorumlayış şekliydi.

Rock’ın sadece müziği değil, edebiyatı, sineması ve tiyatrosu da vardı onun gözünde.

Anadolu Pop’un altın yıllarına damga vuran isimdi.

1967’de düzenlenen Altın Mikrofon yarışmasında Apaşlar ile birlikte ikincilik kazanmış, “Emrah” şarkısı hite dönüşmüştü.

Kimi çevreler onun yaptığı müziği “Ulusal Türk Müziği” olarak adlandırıyordu.

Ama milliyetçi soslu bu tanımı Cem Karaca hiç sahiplenmedi.

Daha sonradan Anadolu Rock olarak tanımlanmaya başlayacak olan Anadolu Pop’un içindeydi.

Bu müziğin barındındığı muhalif damar ve tavrın kendini iyiden iyiye hissettirmesi Türkiye ve dünyanın çevresinde dönen toplumsal ve siyasal gelişmelerle bağlantılıydı.

Öncesinde darbe ile kendini gösteren baskıcı ortam 1961 Anayasası ile kimilerinin gözünde Türkiye’de demokratik bir havanın esmesini beraberinde getirmişti.

Sonra öğrenci hareketleri çoğalmış, işçi sendikaları iyiden iyiye güç kazanmıştı.

1965 seçimlerinde meclise ilk kez Türkiye İşçi Parti ile sosyalist temsil sağlanmış, toprak reformu tartışmalarının ışığında ülkenin kurucu partisi CHP’de Ecevit liderliğinde “ortanın solu” düşüncesi filizlenmeye başlamıştı.

Tüm dünyayla birlikte Türkiye’yi de etkisi altına alan 68 hareketinin toplumsal yaşama ve elbette müziğe yansıması kaçınılmaz olmuştu.

“Sallan yuvarlan” kafasındaki rock müziğin zihninin açılması ve içine gençlerin talep ve isyanını dahil etmesi 1968 hareketinin etkisiyle gerçekleşmişti bir bakıma.

1969’un Ağustos ayında ABD’de barış ve müziğin üç günü sloganıyla düzenlenen Woodstock festivali, sadece ABD’de değil zaman içinde dünyanın birçok memleketinde rock müziğin toplumdan dışlanmış “ötekiler” için müziğin siyasal tartışma alanına taşınmasını sağlamıştı.

 

Ya da siyasetin müziğin içindeki seyahatini daha görünür kılmıştı.

Kim ne derse desin bunun Türkiye’deki etkisinin en çok gözlemlendiği sanatçılardan biri olmuştu Cem Karaca.

Ermeni kökenli İrma Felekyan (Toto Karaca) ile Azeri Türkü Mehmet Karaca’nın oğluydu.

Hem anne hem babası tiyatro sanatçısıydı.

Sahneyi onlar ile öğrenmişti.

Apaşlar ile işbirliği ona özüyle yani Anadolu ile tanışıp kavuşmasını sağladı.

Anadolu’nun enstrüman ve tekniklerini Batı ile sentezledi, deneysel çalışmalar yaptı.

Kardaşlar ve Moğollar ile olan beraberliğinde de bu doğu-batı birlikteliğini farklı boyutlara taşıdı.

Memleket sorunlarına doğru yerden bakıyordu, ülke dertlerini kendine dert ediniyordu Cahit Berkay ve dostlarıyla beraber.

O dönem belki sınıf merkezli değildi, belki baştan aşağı devrimci karakter taşımıyordu ama 12 Mart muhtırasına tepkisini koyuyordu Cem Karaca ve Moğollar birlikteliği…

1973’te Moğallar ile yayınladığı Muhlis Akarsu’ya ait “Obur Dünya” ile sisteme tepkisini gösteren de oydu, 1993’te Akarsu’nun Madımak’ta katledilmesinin ardından sistemin çarkına kurban giden şairi o obur dünyanın içine taşıyan da:

Tatlıdır içilir suyu, kimseye benzemez huyu

Nice Muhlis Akarsu’yu yedin yine doymadın mı?

Moğollar’dan ayrıldı, sonrasında Dervişan dönemi geldi.

Anadolu Pop’u aşıp progressive rock türünde arayışa girmişti Cem Karaca.

Elbette dümeni sola daha fazla kırma kaygısıyla…

Sene 1974’tü.

Grup Mart ayında kurulduğunda yanında Moğollar’ın iki eski üyesi Mithat Danışan ile Turhan Yükseler de vardı.

İlk konserlerini sıcak bir Temmuz günü verdiler.

Tam da Doğu Akdeniz’de hayli sıcak ve gergin bir ortamın olduğu günlerde, dönemin Başbakanı Bülent Ecevit önderliğindeki Kıbrıs Barış Harekatı’nın hemen sonrasında, Hava Kuvvetleri’ndeki bir yardım etkinliğinde…

Dervişan ile birlikte 20’den fazla çalışmaya imza attı, hepsi de muhalif niteliğe sahipti hepsi de işçi sınıfının sorunlarından bahsediyordu.

Türkiye’de politik kutuplaşmanın tavan yaptığı dönemlerdi.

Hem Cem Karaca hem Dervişan üyeleri sol kimlikleriyle öne çıktılar.

1975’te yayınladığı en önemli eseri “Tamirci Çırağı” ile siyasi duruşunu ilk kez bu kadar net ortaya koyuyordu.

Uzun süredir düşük düzeyde tuttuğu sol söylemi ilk kez doğrudan somutlaşıyordu Cem Karaca.

Oto sanayide çalışan bir işçinin imkansız aşkının anlatıldığı şarkı işçi sınıfının sorununa odaklanmıştı.

Daha doğrusu sınıflar arası yaşanan çelişki ve ikiliği ayan beyan ortaya koymuştu.

Şarkının sözleri kadar plakta sunuluş şekli de hayli dikkat çekiciydi:

Bir aşkın imkansızlığının sınıfsal boyutuydu söz konusu olan.

Tamirci Çırağı’nın ardından “Parka” geldi, “Maden Ocağının Dibinde” geldi, “Safinaz” geldi, “Yoksulluk Kader Olamaz” geldi.

İşçi sınıfı Cem Karaca şarkılarıyla, Cem Karaca işçi sınıfıyla bütünleşmişti.

Ama kendisi gibi sınıfı anlatan eserler üreten Grup Yorum ya da Kızılırmak gibi olması gereken ve ideali değil olanı anlattı Karaca.

Gündelik hayatın sıkıntılarına odaklandı, daha çok durum tespiti yaptı.

Durum tespiti yaptığı şarkılardan biri de “Yoksulluk Kader Olamaz” oldu.

1977’de yayınlanan ve albüme de ismini veren şarkı aslında medyanın da toplumsal gelişmelere karşı tavrını eleştirir nitelikteydi:

Radyolarda şarkılar boş ver diyorlar 

Açlıktan verem olana bal ye diyorlar

Ben vatandaş Ahmet’im evkafta memur 

Ay sonuna yetmiyor evdeki kömür

Bir kilo et seksen lira tadını unuttum

İnsan gibi yaşamanın adını unuttum

Yoksulluk kader olamaz kader değildir 

Firavunlar bile böyle gaddar değildir

 

Parka ise 70’li yıllarda yaşanan siyasi cinayetleri anlattı insanlara.

Parkasında dört hain kurşun ile öldürülen bir siyasal öğrencisini almıştı şarkının odağına.

Öğrenci bir torna işçisinin oğluydu.

Küçük kardeşi de siyasala girecek ve parkaya para olmadığından ağabeyenin kanlı parkasını giymek zorunda kalacaktı.

Sınıfsal kimliğe kuşaklar arası bir bakış sunuyordu Karaca.

İşin ilginç yanı aynı şarkı, 1990’larda ODTÜ’de düzenlediği bir konserde tepkiyle karşılanmasına ve sahneden ambulansla kaçırılmasına neden olacaktı.

Konserde Karaca’ya eşlik eden Cahit Berkay grubun kalan üyelerinin Parka eserinin notalarını çıkaramayacak durumda olmaları nedeniyle şarkıyı çalamadıklarını, izleyicilerin öfkelenip durumu protesto etmeye başladıklarını söyleyecekti.

Aşk, sevgi, alın yazısı, fakirlik, sınıfsal ve toplumsal sorunları irdeleyen adamdı Karaca.

Duygusal olduğu kadar ihtiyatlı ve bazen de muzipti.

Türkiye’ye döndükten birkaç yıl sonra bir resepsiyonda karşılaştığı Evren’e “Paşam, ben size ne kırgın ne kızgın ne de küskünüm. Siz size göre doğru olanı yaptınız, ben bana göre doğru olanı yaptım” diyecek, verdiği bir röportajda “Almancamı Kenan Paşa’ya borçluyum, sayesinde bir dil daha öğrendim” diyecekti.

Almanya’daki yıllarını başka bir ülkenin vatandaşlığına geçmeyi tercih etmediği için BM’nin vatansızlar için sağladığı pasaportla sürdürdü yaşamını.

Haymatlostu yani…

1985 yazında Mesut Yılmaz’ın ön ayak oluşuyla Özal ile Hannover fuarında buluşan Karaca’nın Almanya TV’lerinde çıktığı programlarda Türkiye hasretini dile getirmesi, iltica talebinde bulunmadığını üstüne basa basa vurgulaması memlekete dönüşünü hızlandırdı.

1987 sonbaharında Yeşilköy havaalanına indiğinde onu karşılayanlar arasında Zülfü Livaneli, Edip Akbayram, Müjdat Gezen ve Timur Selçuk da vardı.

Dönemeyenlerden Melike Demirağ-Şanar Yurdatapan çiftinin ise Karaca için kaleme aldıkları açık mektup, döneklik eleştirilerinin neden revaçta olduğunun kanıtı gibiydi:

Döneklikle suçlanan Karaca aynı yıl çıkardığı “Merhaba Gençler ve Her Zaman Genç Kalanlar” albümünde “Yarım Porsiyon Aydınlık” şarkısında kendisine yöneltilen eleştirilere yanıt verecekti:

Her zamanki köşenizde
Her zamanki barınızın
Önünüzde viski ve havuç
Ve bir eliniz çenenizde
Kaşınız hafifçe yukarıda
Bakışlarınız ne kadar bilgiç
Hiçbirşey üretemeden
Sadece eleştirirsiniz

Bu yaz yine güneydeydiniz
Bol rakı, güneş ve deniz
Herşey bir harikaydı
Ancak yerli halkı beğenmediniz
Burda da, orda da o aynı barlar
Hep o aynı yarım porsiyon aydınlık
Aynı çehreler, aynı laflar
Vallahi hiç değişmemişsiniz

Burda da, orda da o aynı barlar
Hep o aynı yarım porsiyon aydınlık

Aynı çehreler, aynı laflar
Vallahi hiç değişmemişsiniz

“Artık suya sabuna dokunmayan işler mi yapacak?” algısını 1990’da yayınladığı “Yiyin Efendiler” albümündeki “Kirlenmiş Çığlık” şarkısıyla iyice yıktı.

Şarkının sözleri o kadar anlamlıydı ki, aslında bugün bile hala güncelliğini koruyor demek yanlış olmaz:

Sevinçlerimiz bile artık mekanik / Sevgisiz, saygısız, otomatik/

Bu şarkı birilerine çok geç artık / Bu şarkı kirlenmiş bir çığlık

Bir yandan kirlenmiş çığlıklardan, yiyip doymayan efendilerden söz ediyor bir yandan Gülhane Parkı’nda verdiği konserde Nazım’ın dizelerinden beslenip bestelediği “Ben Bir Ceviz Ağacıyım Gülhane Parkı’nda” şarkısını söylüyor, şarkının bitişinde “Buradaki polis arkadaşlar da, tüm ülkedeki polis arkadaşlar da görevlerini dört dörtlük yapıyorlar” diyordu.

Ne kadar tartışmalı bir figür olsa da Türkiye müziği ve popüler kültüründe bıraktığı etki yadsınamazdı.

Suadiyeli Nesrin olarak anımsadığı genç kızı etkilemek için sokak ortasında söylediği şarkıyla müzik kariyeri başlayan, “Dinamitler” ve “Jaguarlar”  gruplarıyla “Rock and Roll” ile tanışan ve kitleleri tanıştıran, sonrasında Anadolu Rock müziğinin ozanı haline dönüşen Cem Karaca, pek çok şarkısında cumhuriyetin ozanlarına da bağlıydı.

Ruhi Su, Aşık İhsani, Aşık Mahsuni, Nazım Hikmet gibi sosyalist şairlerden ve onların eserlerinden besleniyordu.

Kim derdi ki aynı Karaca, 60’ına merdiven dayamışken bu kez Fethullah Gülen’in de şiirini okusun?

Ama bu da oldu.

O dönem Hizmet hareketi olarak tanımlanan terörist yapılanmanın lideri Gülen’in “Gurbet Ufukları” isimli CD’sinde “Hazan” şiirini seslendirdi Karaca.

“Emeği” karşılığı para aldığını söylemiş, netice itibarıyla ortada profesyonel bir iş olduğundan bahsetmişti.

Karaca işi profesyonellikle bırakmadığını daha sonradan vereceği röportajla ortaya koyacaktı.

Göz yaşları hiç eksik olmayan, yıllar sonra 15 Temmuz darbe girişiminin planlayıcısına dönüşecek din istismarcısı Gülen’i övüyor, o dönem yaptıklarının alkışlanası olduğundan dem vuruyordu:

Bir 8 Şubat günü hayata veda etti Cem Karaca.

Öldüğünde CHP üyesiydi.

2004 senesiydi.

Seneler önce yayımladığı şiir kitabı Gazal’da kaleme aldığı şiirinde “Bir kazma ve bir kürek çalsın cenaze marşımı /  İstemem çelenk falan filan /  Dostlar şayet varsalar da gelmesinler / Neme lazım, yağmurlu olur hava” demişti ama…

Vasiyeti gereği Karacaahmet Mezarlığı’nda tekbir sesleriyle toprağa verildi.

Cenazesi hayli kalabalıktı.

Soldan, sağdan, rocktan, poptan, arabeskten, işçilerden, patronlardan, sporculara kadar herkes son görev için oradaydı.

Memlekete döndüğünde bir parça yorgun, kafası karıştıktı Karaca’nın…

Zihninin en berrak olduğu alan hep müzik oldu.

Prodüktörleri dinlemedi, kendine ayak uydurttu hep.

Türk rock müziğinin akışını belirleyen az sayıdaki kişilerden biri oldu.

Sanatında doğru bildiğinden şaşmadı, müziğindeki değişimde hep ahenkli ve tutarlıydı.

Kuşkusuz son yıllarında sarf ettiği, hayranlarını şaşırtan sözleriyle değil şarkılarıyla anımsanıyor.

Kimse bir içki sofrasına ya da bir muhabbetin tam ortasına oturduğunda onun siyasetle ilgili söylediklerine bakmıyor.

İnsanlar ölümünden 17 yıl sonrasında da Cem Karaca şarkılarının içinde kaybolup hüzünlenmeyi, mutlu olmayı ve sorgulamayı tercih ediyor.

Yani sanatçının ardında bıraktığı teselli tükenmez eserleri…

60’larda pişen ven anlamaya çalışan…

70’lerde anlatan ve efsane olan…

80’lerde ününe ün katıp düşman kazanan…

90’larda hala üreten ama bir yandan düşman kazanmaya devam eden…

Özal’ı seven, Demirel’e saygı duyan, Bahçeli’ye teşekkür mektubu yazan ve 1 Mayıs Marşı plağından elde ettiği gelirin tamamını Türkiye İşçi Köylü Partisi’ne bırakan insan o…

Ahmed Arif’in “33 Kurşun” şiiriyle ezanı buluşturan, Overkill konserine giden, kendi konserinde “İn aşağı papaz!” diye bağıran izleyicisine “Getir de ananı vaftiz edeyim!” diye çıkışmakta beis görmeyen, Taksim meydanındaki bir konserde  “Aşımıza, ekmeğimize göz koyanlardır” derken parmağıyla Hilton Oteli’ni işaret eden insandı.

Memleketin müzik tarihinin unutulmaz ve hep tartışılan yüzü ve her daim konuşulacak bir insan o…

Ya da kısaca Cem Karaca…

Kaynakça:

70’li Yıllarda Türkiye İşçi Sınıfını Cem Karaca Şarkılarıyla Okumak, Mehmet Atilla Güler

80’li Yıllarda Türkiye: Sazlı Cazlı Sözlük, Derya Bengi

Müzikte ve Siyasal Söylem ve Türkiye’de Anadolu Rock, Fatma Gürses

Anadolu Rock Ozanı, Saadet Firdevs Aparı

Cem Karaca, Wikipedia

Bunu da beğenebilirsiniz

Yorum Yap