1 Yüz 1 İnsan: Hugo Chávez

by Haber Fora

Her zaman söyledim, Mars’ta bir medeniyet olduğunu öğrenmiş olsaydık bu hiç şaşırtıcı olmazdı. Ancak belki de Mars’a da kapitalizm ve emperyalizm geldi ve gezegeni bitirdiler.

Hugo Chavez

1989 yılıydı.

Venezuela’nın cumhurbaşkanlığı koltuğunda oturan isim Carlos Andres Pérez’di.

Devlet başkanlığında ikinci dönemini geçiriyordu.

1979’da terk ettiği Karakas’a 10 yılın ardından geri dönmüştü.

1976’da ülkedeki 14 yabancı petrol şirketini millileştirmiş, Venezuela’nın milli petrol şirketi PDVSA bu şirketlerin malları ile üretim araçlarına el koymuştu.

Ama geçen yıllar bir  zamanlar OPEC’in değerli yüzü “Venezuela Saudita“‘ya  (Suudi Venezuelası) acımasız davranmıştı.

Latin Amerika ülkesi kriz içindeydi, sistem zayıflamıştı.

Çoğu siyasal gözlemciye göre ülke tam bir “partitocracia” dönemindeydi.

Yani partidokrasi…

Yani siyasi partilerin bürokrasi içine sıkıştığı, demokrasinin sistematik şekilde deformasyona uğradığı, her siyasi partinin diğerine saldırmak zorurda hissettiği yıllardaki politik ruh hali.

Pérez, 1989’da yeniden başkan olmasının ardından küreselleşme ve pek tabii özelleştirmenin karşı konulamaz baskısıyla ülkesini yeniden liberal politakalarla yönetmeye, Shell ve BP gibi petrol şirketlerini Venezuela’ya buyur etmeye başlamıştı.

Başlattığı sadece bu değildi elbet.

Pérez’in bununla beraber ilan ettiği kemer sıkma programı protestoları körüklemiş, eylemlerde resmi rakamlara göre 372 kişi hayatını yitirmişti.

Tüm bunlar yaşanırken Hugo Chávez ise Venezuela ordusunda genç bir askerdi.

1975’te askeri akademiden mezun olmuştu.

Askeri bilimlerin yanı sıra siyaset bilimi ve iletişim üzerine eğitim almıştı.

Sadece Venezuela’nın değil tüm Latin Amerika’nın yıllar yılı sömürüldüğüne inanıyordu.

Orduda hava indirme birliğinde görevliydi, paraşütçüydü.

Sadece gök yüzünde değil dersliklerde de boy gösteriyordu.

Hem Askeri Akademi hem Simon Bolivar Üniversitesi’nde siyaset bilimi üzerine dersler veriyordu.

1982’de arkadaşlarıyla birlikte Movimiento Bolivariano Revolucíonario 200 (Bolivarcı Devrimci Hareket – MBR 200) isimli gizli bir hareket kurup, kendine yakın genç subayları çevresinde toplamıştı.

Sadece ordu içinde değil sivil sol örgütlerle de ittifak kurarak hareketi büyütmeye çalıştı.

1992’de başarısız bir darbe girişimine soyundu.

O zaman Yarbay rütbesindeydi.

5 askerle birlikte ülkenin önemli askeri noktalarını ele geçirdi, Pérez’i devireceği ümidiyle epeyi direndi.

Ama hedefindeki Pérez’i indirimedi.

Zaten başarılı olamayacağını o da anlamıştı.

“Teslim olurum ama bir şartla” dedi.

Televizyonda konuşmak, halka seslenmek istiyordu.

Belki o isteği geri çevrilse bugün tarih kendisinden bu kadar sık söz etmeyecekti.

Askerlerine “Silahları bırakın” dedi.

Çoğunun gözünde darbeciyken o “Şimdilik devrime ara veriyoruz!” diye seslendi.

20. yüzyılın son demlerinde TV’nin bir araç olarak belki de kitleler üzerinde etkisini bu kadar yoğun gösterdiği son gösteriydi bu.

Chavez için ise bir başlangıçtan ibaretti.

Başarısız darbe girişiminin ardından 30 yıl hapis cezasına çarptırıldı.

İki yılını cezaevinde geçirdikten sonra özgürlüğüne kavuştu.

Tarih 26 Mart 1994’tü.

Dönemin devlet başkanı Rafael Caldera, askerlikten ayrılması şartıyla onu affetti.

Hem o TV konuşması hem mahpus günleri halk arasındaki popülaritesini iyice artırmıştı.

Hapishane yılları ona yaramıştı.

Bu arada sol siyasi partilerle ilişkilerini güçlendirdi Chavez.

Affedilmesinin ardından devrimci olarak tanımladığı 5. Cumhuriyet Hareketi’ni başlattı.

Bu aslında ABD yanlısı ve neo-liberal politikalar güden “4. Cumhuriyet” iktidarlarına karşı bir yanıttı.

Chavez’in aklında fikrinde ülkeyi baştan aşağı yenilemek, liberal politikaların boyunduruğundan kurtulmak vardı.

1994’ün son günlerinde Küba’ya gidip Fidel Castro ile bir araya geldi.

Bu ziyaret yönünü belli etmesi ve hayalindeki Venezuela fotoğrafını anlatması açısından birçoğuna net bir fikir verdi.

Hükemetin yolsuzluğa bulaştığını söylüyor, ekonomik reform sözü veriyordu.

1998’de başkanlık için adaylığını koyduğunda sloganı “Patria Para Todos” yani “Herkes için Memleket” idi.

Seçildi.

Aradan geçen dört yılda söylemini biraz daha yumuşatmıştı.

Bu kez üçüncü yoldan bahsediyordu.

Bireyci sağ ekonomi politikalarıyla solun sosyal adalet görüşünün bir sentezinden dem vuruyordu.

Sadece bahsetmekle kalmıyor, 6 Aralık 1998’de yaptığı zafer konuşmasında sosyalizme kapitalizm arasında üçüncü yolu gözeteceğinin sözünü de veriyordu.

Görevi devralmadan önce bir kez daha Küba’ya gitti, yine Castro ile bir araya geldi.

Bir yüzü kerhen kapitalizme bakarken kalbi sosyalizmdeydi.

1999’da henüz 45 yaşındayken, 916 bin kilometrekarelik Venezuela’nın devlet başkanlığına getirilmişti.

Darbe ile yapamadığını halk oylarıyla gerçekleştirmişti.

Söz verdiği gibi Venezuela anayasasını halkının onayıyla 1999 nisanında değiştirdi.

Anayasa ile birlikte ülkenin ismini de…

Bundan böyle Venezuela, Bolivarcı Venezuela Cumhuriyeti olarak anılacaktı.

Latin Amerika’daki bağımsızlık hareketinin liderlerinden Simon Bolivar sadece tarihin bir köşesinde kalmış bir figür ya da ders verdiği okulun adı değildi artık.

Yöneteceği ülkenin de adı ve kimliğiydi.

128 sandalyeyi Venezuela Parlamentosu’nda 122 sandalye artık onun partisine aitti.

Bu elinin çok rahat olduğu, istediğini yapabileceği anlamına geliyordu.

Yaptı da…

İlk iş başkanlık görev süresini 5 yıldan 6 yıla çıkardı.

Anayasayı değiştirmesinin ardından 2000 ve 2006’da düzenlenen başkanlık seçimlerinden de galip çıktı.

Ama bu arada türlü zorluklarda da karşılaştı.

11-14 Nisan 2002 tarihleri belki de sadece iktidarının değil hayatının en zor üç günü oldu.

Başkanlık Sarayı’nın hemen önünde Chavez’in istifası için toplanan muhalifler isyan başlattı.

Amaçları onu devirmekti.

Muhalif darbe başarıyla sonuçlandı.

19 kişinin hayatını kaybettiği olayların sonunda Chavez koltuğundan indirildi.

Yerine ABD destekli iş insanı Pedro Carmona getirildi.

Işık hızında yeminini eden Carmona aynı hızda parlamentoyu feshedip Bolivarcı anayasayı geçersiz kıldığını ilan etti.

Ama Chavez’in taraftarları darbecilere karşı çoktan sokağa çıkmıştı.

Yüzbinlerce kişi başkanlığın ona yeniden iade edilmesi talep ederken, ordu darbeyi bastırıp Chavez’i yeniden koltuğuna oturttu.

Üst rütbeli subayların önemli bir bölümü ABD’yi desteklerken, alt rütbedeki subayların neredeyse tamamının Chavez’in yanında saf tutması aynı zamanda ordudaki Amerikan etkisinin kırıldığının da açık ispatıydı.

2004’ün ağustos ayında yapılan referandum da “Chavez gitsin mi?” sorusunun yanıtı “Hayır” oldu.

Halkın büyük bölümü oyunu bir kez daha Chavez’den yana kullanırken, muhaliflerine göre ortada yine seçim hilesi vardı.

Koltuğunun tehlike altında olduğunun bilincinde olan Chavez bu kez kendi medyasını kurmaya girişti.

Karakas merkezli Telesur televizyonu böyle kuruldu.

Tarih 31 Ekim 2005’ti.

Arjantin, Küba ve Uruguay’ın da mali desteğini alarak kurduğu Telesur’da Chavez sık sık ulusa seslendi, nev-i şahsına münhasır tavrını bizzat yürüttüğü TV programlarına da yansıttı.

“Alo Presidente” yani “Merhaba Başkan” programıyla her pazar sabahı saat 11’i gösterdiğinde o kameraların, milyonlar ise ekranların karşısına geçiyordu.

Chavez sadece siyasi hedeflerini değil dostluklarını, hatıralarını da insanlarla paylaşıyordu.

Kimi zaman bir çağrı merkezi çalışanı rolüne bürünüyor, halkın sorunlarını dinleyip not alıyordu.

Kimi zaman Karakas Belediye Başkanıyla birlikte göl kenarında balık tutup hoş sohbet ediyordu.

Hatta canlı yayında genelkurmay başkanına “Tankları Kolombiya sınırına sür” dediği bile vakiydi.

Kimilerine göre Chavez’in yaptığı saf bir propagandadan ibaretti.

Ama güler yüzlü bir propaganda olduğunu kimse reddemezdi.

Bu kadar popülariteyle ABD’nin gözünde şeytanın ta kendisiydi.

Dönemin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice onu bölge için tehdit olarak niteliyor, CIA ise Chavez’in Venezuela’sını “5 sıcak bölge” arasına alıyordu.

ABD Ulusal Direktörü John Negroponte, onu ABD için büyük tehlike olarak tanımlayadursun, şahin Savunma Bakanı Rumsfeld Chavez’i Hitler ile kıyaslıyordu.

Beyaz Saray çok geçmeden Venezuela’yı “Terörizme karşı yeterli desteği vermeyen ülkeler” kategorisinde sınıflandırmaya başladı.

Artık Venezuela -istese bile- ABD’li şirketlerden askeri malzeme veya silah alamayacaktı.

20 Eylül 2006’da New York’taki BM Genel Merkezi’ne geldiğinde tüm dünya liderleri arasından sıyrılıp vitrine çıktı Chavez.

Genel Kurul’da yaptığı ateşli konuşmada dönemin başkanı George W. Bush’u “şeytan” olarak tanımlaması, Washington ile zaten gergin olan ilişkileri iyice kopma noktasına getirdi.

O konuşmadan iki yıl sonra ABD Savunma Bakanlığı 4. filosunu Karayip ve Latin Amerika’da görevlendirecekti.

Devre dışı bıraktıktan tam 58 yıl sonra Washington’ın aldığı bu karar Chavez’e duyduğu nefret ve atfettiği önemin bir kanıtıydı aynı zamanda.

İdeolojik zıtlaşma ve çıkar savaşları bunu gerektirirdi.

Chavez’e göre Venezuela’nın kurtuluşu petrol gelirleriyle olabilirdi.

Ama o aynı zamanda Bolivar’ın Birleşik Latin Amerika düşünden de etkilenmiş, hatta bu hamurla yoğrulmuş bir kişilikti.

Belki de bu yüzden başkan olmasının ardından dış politikasının temelini Latin Amerika’daki ABD etkisini kırmaya adadı.

Aklında fikrinde kıta ülkelerinin bir araya gelmesi, ez cümle ABD’nin arka bahçesi olmaktan çıkmak vardı.

ABD’nin dayattığı serbest ticaret bölgesine karşı çıkarak yeni bir ticaret bölgesi oluşturmaya girişti.

Dillendirmese de, önceliklerinden biri olarak nitelendirmese de iktidara ilk geldiğinde temel amacı petrol fiyatlarını yükseltmekti.

1998’de bir varil petrol 10 dolar seviyesine düşmüştü.

Bunun anlamın ülkelerin petrol gelirlerinin yeterince tatmin edici olmamasıydı.

OPEC ülkeleri ile işbirliğine girişti, petrol fiyatlarını yükseltmek için OPEC’in kararlarına özellikle de petrol üretim kotasına uyma politikası izledi.

Yürüttüğü bu petrol diplomasisi sayesinde fiyatları belli bir istikrara da sokmayı başardı.

Varil fiyatını 22 dolar ile 28 dolar arasına koymaktı amacı.

O dönem istediğini aldı.

Bu Amerika’nın istemediği bir durumdu.

Chavez’in attığı adımların petrole kazandırdığı stratejik önem ve elbette fiyatların yükselmesi Washington’un işine gelmiyordu.

Yükselen petrol fiyatı demek Venezuela için daha fazla gelir, ithal eden ABD için ise daha çok maliyet demekti.

Ülkedeki petrolün tarihsel süreç boyunca ABD ve Avrupalı şirketlerce çıkarılması Chavez’e göre ülkenin soyulması ile eşdeğerdi.

ABD’den uzaklaşırken Çin ve Rusya ile yakınlaşıyordu.

2005’te Venezuela’dan 19 bin varil petrol alan Pekin’in 2011’de bunu 230 bin varile yükseltmesi, Karakas yönetimine aynı yıl 38 milyar dolar kredi vermeyi kabul etmesi ya da Chavez’in Moskova ile yaptığı silah anlaşmaları bile ABD’nin başlı başına çileden çıkması için yeterliydi.

2006’da kendisini destekleyen sol siyasi akımlar ve örgütleri tek bir çatı altında toplayıp Venezuela Birleşik Sosyalist Partisi’ni (PSUV) kurdu.

Seçimlerde oy oranını bu kez yüzde 63’e yükseltip iktidarını 6 yıllığına perçinledi.

Aldığı radikal kararlara rağmen 2006 itibariyle bankacılık, medya, imalat ve petrol alanlarının hatırı sayılır bölümünde hala özel sektör faaliyetini sürdürüyordu.

Öyle ki; ülkede toplam istihdamın yüzde 75’ini özel sektör oluşturuyordu.

Ama Chavez’in “dönüşüm” için bu kez korkusu yoktu.

Eh, o halde üçüncü yoldan bahsettiği günler de hayli geride kalmıştı.

Yüzde 63’lük şanlı zaferinin ardından halkın karşısına çıkıp siyasi hareketinin ana hedefinin ülkeyi sosyalist bir devlete dönüştürmek olduğunu söyledi.

5 Aralık 2006’da yaptığı zafer konuşmasından tam 34 gün sonra…

Yani 2007’nin ilk günleri.

Chavez bu kez yeni planından bahsediyordu.

Venezuela’nın elektrik ve telekomünikasyon şirketlerini millileştirmekten…

Yaptı da.

Sadece 1 ay sonra hükümet ülkenin en büyük elektrik şirketini millileştirdiğini açıkladı.

Son olarak Ekim 2012’deki seçimlerden de halkın yüzde 54’ünün oyunu alıp 4. kez başkanlık koltuğuna oturdu.

Ancak kanser hastalığına yenik düşerek hayatını kaybetti.

Çoğuna göre Chavez’in ülkesi bir zıtlıklar ülkesiydi.

Suudi Arabistan’ın ardından dünyanın en zengin petrolüne sahip olup da zenginin çok zengin fakirin çok fakir kaldığı bir ülke oldu kimilerinin gözünde.

Ama…

Onun döneminde ülke ekonomisi 10 yıl içinde yüzde 47,4 büyüdü.

Eşitsizlik yüzde 54 yoksulluk ise yüzde 43 oranında azaldı.

1996’da yüzde 40’a ulaşan yoksulluk Chavez ile birlikte yüzde 8’in altını gördü.

Sosyal hizmetlere ayrılan bütçe yüzde 61 oranında artış gösterdi.

Ülkedeki yerel sorunlarla ilgilenen 30 bin yerel halk konseyi oluşturuldu.

İşsizlik yüzde 12’lerden yüzde 7’lere geriledi.

Yoksumllar ve orta gelirliler için 250 bine yakın konut inşa edildi.

Eğitim parasız oldu, inşa edilen yeni okul sayısı binleri aştı.

Üniversiteye devam oranı yüzde 80’in üzerine çıktı.

Venezuela, Latin Amerika’da ikinci, dünyada 15. sıraya yükseldi.

Chavez gıda tekellerini de karşısına aldı.

Kooperatif anlayışına gidildi.

MERCAL isimli süpermarketler zinciri sayesinde çok daha uygun fiyata gıda satışı mümkün kılındı.

Açılan kamu eczaneleri ise daha ucuz ilaç temini sağladı.

Peki Chavez bir diktatör müydü?

Bu sorunun yanıtı biraz da nereden bakıldığına bağlı.

Muhaliflerinden zerre haz etmediği bir gerçek.

Venezuela ve Latin Amerika’ya ABD ve batıdan bakıldığında cevap duraksamaksızın “Evet“.

Gelgelelim Latin Amerika’dakilere aynı soru yöneltiğinde iki ayrı kutubun iki ayrı yanıtını duymak çok daha olası.

Chavez darbeyle iktidarı geçirmeye çalıştığı Venezuela’da sayısız seçim kazandı.

1998 seçimlerinde yüzde 56.20, 2001 seçimlerinde yüzde 59.76, 2006’da yüzde 63 oy aldı.

7 Ekim 2012’deki seçimlerden yüzde 54.42 oyla çıktı.

CIA’in Condor Planı operasyonu marifetiyle resmi rakamlara göre yaklaşık 60 bin insanın öldürüldüğü, binlerce Amerikan karşıtı ve muhalifin sırra kadem bastığı Latin Amerika topraklarında oyunu kendi bildiği gibi oynayan adamdı.

Aynı adam ülkesinde Ulusal Kalkınma Fonu’nu (FONDEN) kurup bünyesinde topladığı hiçbir şeffaflığı olmayan fonlarla Venezuela’nın milyarlarca dolarlık gelirinin nasıl harcanacağını tek başına belirleyen adamdı.

Aynı adam yüksek yargıyı bütünüyle denetimi altına alıp kuvvetler ayrılığını fiilen ortadan kaldıran tek bir adamdı.

Hapishaneden sivil siyasete tırmanan, sonu Allende gibi olacak sanılan, “Sosyalizmi yeniden icat etmeliyiz, çekişme değil işbirliği üzerine kurulu sistemler geliştirmek gerek” diyen, yani 21. yüzyıl sosyalizminde ısrar eden, Soğuk Savaş sonrasının en tutkulu siyasetçiydi Chavez.

Vakti zamanında üçüncü yola inandığı için kendini eleştiren, kapitalizme insani bir yüz koymanın mümkün olmadığını söyleyen bir medya yıldızıydı.

İlginç 1 yüz ve ölümünden yıllar geçse de hep konuşulacak 1 insan olarak hatırlanacak Chavez.

Günahları ve sevaplarıyla…

Doğruları ve yanlışlarıyla…

Bunu da beğenebilirsiniz

Yorum Yap