1 Yüz 1 İnsan: İbrahim Tatlıses

by Haber Fora

Ekşi Sözlük yazarı, İbrahim Tatlıses’in akıllara kazınan “Urfa’da Oxford vardı da, biz mi gitmedik?” sorusunun aslında yukarıdaki manaya gelecek bir toplumsal eleştiri olduğu kanaatinde.

Kesinlikle şaka olmayan ise İbrahim Tatlıses’in iniş ve çıkışlarla dolu 68 yıllık hayatı.

Yedi çocuklu bir ailenin evladı İbrahim Tatlıses.

Ciğerci Ahmet Tatlı ile Leyla Hanım’ın en büyük oğlu.

Hiç okumadı, imkanı yoktu.

O doğduğunda babası cezaevindeydi.

Mağarada dünyaya geldiğini saklamayan, inşaatlarda çalıştığını gizlemeyen, sahibi olduğu otellerden birinin kanalizasyonundaki sorunu sadece birkaç dakikada tek başına hallettiği ve bununla övündüğü rivayet edilen, bileğinin hakkıyla yükseldiğini sürekli tekrarlayan bir kişilik Tatlıses.

Kendini alın teri ve yetenekle özdeşleştirmiş bir adam.

2013’te dönemin çalışma bakanlarından Faruk Çelik, Tatlıses’in doğduğu yeri ziyaret ettiğinde “Bu mağaradan çıkıp Türkiye’de belli bir noktaya gelmek herkese nasip olmaz” demesi hala hafızalarda.

Sahi, bugün hangi noktada İbrahim Tatlıses?

Neredeyse hayatına mal olacak bir saldırıdan kurtulup, yıllar boyu tedavi görüp yeniden ekranlara dönmesi haricinde?

Dünden bugüne onu bu kadar çok konuşulan, tartışılan kılan ne?

Kimileri için o gerçek İmparator, kimileri için canlı ile kayıt arasındaki sesi arasında zerre fark olmayan muazzam bir yetenek, kimine göre hayatını kadınlara şiddet uygulayan bir adam, bazısı için ise gerçek ya da suni ama kesinlikle acılardan beslenen bir kimse.

Bileziği de, kendisine yönelik eleştiriler de çok Tatlıses’in.

Bol olan aynı zamanda nitelikleri ve unvanları değil aynı zamanda sosyal ve siyasi ilişkileri.

Seneler sonra doğduğu mağaranın günün birinde müzeye dönüştürüleceğini, Hülya Avşar ile aynı filmde oynayacağını, Londra’da bile konser vereceğini o günler  düşünemez, hayal edemezdi.

Tıpkı Gülriz Suriri, Atıf Yılmaz, Ali Poyrazoğlu, Yılmaz Güney gibi isimlerle yıllar yılı aynı havayı soluyup, aynı set ve sahneleri paylaşan Mekteb-i Sultânî’li Aydemir Akbaş’ın kendi şov programının can simidi haline dönüşeceğini, onunla aynı filmlerde oynayacağını tahayyül edemeyeceği gibi. 

Veyahut “devlet büyükleri”yle bu denli sık bir araya gelebileceğini…

Yine, yeniden TV’nin artık büyüden epeyi uzak dünyasına dönen İbo, anlayacağınız sadece memleketin en güçlü seslerinden biri değil.

O bir iş adamı, kadınlarla çalkantılı ilişkiler yaşayan bir kişilik, kimine göre sevdiklerini dövmekte beis görmeyen bir maço, duygularının üsereası olan ve belki de bu yüzden çoğu kez şiddete tutunabilen bir kimse ve her dönem iktidarlarla geçinmesini becerebilmiş biri olarak tanınageldi.

Henüz 1983’te BBC Türkçe’den Tayfun Ertan’a verdiği röportajda çektiği birçok filmin içine sinmediğini söyleyip o filmleri “eften püften” diye niteleyecek kadar açıktı.

“Babam Arap, anam Kürt, ben ise Türk oğlu Türk’üm” diyen adam, kebapçılığıyla, sonra çiğ köftesiyle, elbette lahmacunuyla ve hatta peymacunuyla bile övünebilen bir Urfalıydı.

1980’lerden itibaren ise Yeşilçam yapımcılarının şöhretinin kaymağını yemek için peşinden koştuğu kişiydi.

Filmlerden birinde Hülya Avşar parlak taytı ve permalı saçlarıyla spor salonunda aerobik yaparken ansızın içeri girip “Tövbe estağfurullah” çeken de oydu oğluna flüt alamadığı için kendini paralayan da…

“Gülümse Biraz” filminin Urfalısıydı…

Filmde yazlık bir villanın bahçesindeki yemekli davette arkadaşlarının ısrarıyla dakikalara çiğ köfte yoğuran, acıdan Ahu Tuğba’nın gözlerini yaşartan, hem seven hem döven (!), bunu kurguda da gerçekte de meşru kılan, kılmaya çalışan, kılmak isteyen; isotlu ellerini bile yıkamaksızın gönlünce şarkı söyleyebilen bir adamdı.

Sinemada büründüğü karakterlerle kendi arasında aslında pek fark olmayan, mesela beş yıl önce Miami’de tedavi görürken hastane odasında çiğ köfte partisi vermekte beis görmeyen İbo’ydu, nam-ı diğer İmparator’du.

Bir sanatçı, bir şarkıcı, bir türkücü, bir oyuncu, bir sunucu, bir iş adamı, bir medya patronu, bir yatırımcı, bir kebapçı, bir TV yıldızı, bir emlak zengini ve benliğinde kesinlikle birden çok sıfatı barındırabilen biri oldu İbo.

Çözüm süreci günlerinde Diyarbakır’da Şiwan Perver ile birlikte dönemin başbakanı Erdoğan’ı duygulandıran, barış çağrıları yapan, sürecin sona ermesinin ardından “Bugüne kadar yağladık, tuzladık, biberleyip pişirdik tam kıvamına getirdik. Bırakın da millet olarak ağız tadıyla yiyelim” diyen adamdı.

Aynı adamın barış sürecinden birkaç yıl önce, 2002’de PKK’ya 1,5 milyon dolar nakdi yardım yaptığı iddia edilmiş, örgüt militanlarını gizlice İstanbul’da tedavi ettirdiği öne sürülmüştü.

1986’da İsveç’te Kürtçe halk şarkıları söylediği için ayrılıkçı propaganda nedeniyle yargılanan da oydu, 2 yıl sonra Mehmet Yılmaz’ın “Kürtçe okusana” teklifini “Yasalar yasaklıyor” diye reddedip hakkında dava açılan da.

Aynı kişi 1994’te PKK’nın hedefindeki iş insanlarından biri olarak anılmış ve çözüm sürecinden yıllar sonra 2018’de Zeytin Dalı Harekatı’na desteğini esirgememişti.

Hatay’a gittiğinde “Yaylalar” türküsünü Afrin’e uyarlayarak bu sefer Cumhurbaşkanlığı koltuğundaki Erdoğan’a söylemişti.

Ağzından düşürmediği sözcüklerden biri, sıklıkla sığındığı ve sarıldığı hayranlarına ithafen “Yüce Halkımız” olsa da, düzenle arasını hep iyi tutan bir kişilik oldu Tatlıses.

Mesela 1988’in o meşhur “Allah Allah Bu Nasıl Sevmek” türküsünü Özal’ın seçim kampanyasında kullanılmasına izin vermesi gibi:

/ Allah Allah yeni bir çağ bu /

/ Allah Allah Özal’ın yolu bu /

/ Aydınlık dolu, Özal’ın yolu /

Mutlak düzenle arasını iyi tuttu.

12 Eylül darbesine tepki olarak Aziz Nesin’in Aydınlar Bildirisi’ne imza atanlardan biri olsa da, cuntanın lideri Kenan Evren’in imzacıları “Vatan haini!” olarak tanımlamasının ardından “Yahu ben toplu konut dilekçesi imzaladığımı sanıyordum” dediği de, Evren’in elini öptüğü de unutulmadı.

Aynı Tatlıses, darbenin ardından düzenlenen ilk genel seçimlerde yani 1983’te ANAP’ın sandıktan çıkmasının ardından Evren’in pek haz etmediği Özal’a sempatisini açık ediyordu.

Hürriyet gazetesinden Tülay Bilginer’in kaleminden Tatlıses’in o yeni dönemde bıraktığı etki şöyle tasvir ediliyordu:

Aynı Tatlıses, bu kez farkında ve dahli olmaksızın, en bilindik ve sevildik şarkısı “Mavi Mavi” ile Özal’ı Eylül 1987’deki anayasa değişikliği referandumunda zora sokacak insandı.

Nedenini Derya Bengi’nin hazırladığı “80”li Yıllarda Türkiye: Sazlı Cazlı Sözlük” kitabından dinlemek en iyisi:

Tatlıses referandumlarda, seçimlerde varlığını hep hissettirdi, belki onun için böylesi elzemdi.

2017’de AK Parti’nin sosyal medyadan başlattığı “Sen de var mısın?” hareketine katılıp “Evet” oyu kullanacağını, iktidara destek çıkacağını açık etmiş, her daim politikaya göz kırpmış, kim bilir belki de içinde kalan tek uhdenin siyasetçilik olduğu söylenebilecek bir kişi olarak geldi bugünlere.

Genç Parti, AK Parti ve bağımsız olarak dört kez milletvekilliğine adaylığını ya da aday adaylığını açıkladı ama olmadı.

Memleketin her mikrofonu emrine amadeydi ama meclis kürsüsünün mikrofonu ona hiç nasip olmadı.

Ya kazanamadı ya aday yapılmadı ya da kerhen geri çekilmek zorunda kaldı.

Ama sadece Türkiye’nin değil dünyanın da ilgisine mazhar oldu.

1989 yazında Bob Dylan, Açıkhava Tiyatrosu’nda seçkin dinleyicilerine baladlarından seçkiler sunarken, aynı gece İbo Gülhane’deki halk konserinde yanık sesiyle türküler çığırıyordu.

Dylan, ertesi gün gazetelerin sayfalarında kendi konseriyle ilgili haberin hemen yanında Tatlıses’in 200 bin kişilik konserini görünce “Bana bu adamın kasetlerini getirin, ben de dinlemek istiyorum” demişti.

Hayatı protest folk rock ile geçmiş bir kimse, arabeski ve türküyü işittiğinde neler hissetti orası hala meçhul.

Ama meçhul olan bir başka şey daha var.

O da Tatlıses’i 1970’li yıllarda üne kavuşturup hayatında yeni kapılar açan “Ayağında Kundura” türküsünün bestekarı Urfalı Mukim Tahir’in mezarının yerinin hala bilinmediği…

Memleketinden ırak, Zonguldak’ta hayata gözlerini yuman, öldüğünde cebinden on para çıkan garip müzisyen Mukum Tahir sadece birkaç müzik kitabının satır araları ve akrabalarının anılarında…

Gelgelelim Tatlıses günahları ve sevaplarıyla tüm Türkiye’nin tanıdığı, bütün Ortadoğu’nun ve hatta Yunanistan’ın bilip sevdiği bir isim.

Adana inşaatlarındaki soğuk taş ustalığından taşı toprağı altın İstanbul’a uzanan bir yolculuğun baş kahramanı o.

Hem “Hiçbir zaman alçakgönüllüğü elden bırakmadım” diyen hem “Urfa’daki köylerimi muhtarlarıyla birlikte sattım” cümlesini kurabilen bir kişilik.

Türküyü de, Türk Halk Müziğini de, arabeski de güzel söyleyen adam.

Aşkın idealize edildiği, ölümün yüceltildiği, arabeski bir Orhan Gencebay kadar olmasa bile rahmetli Ünsal Oskay’ın dediği gibi hayatı anlamlandırma motifi olarak kullananlardan.

Dahası öyle ya da böyle bu acılardan bir şekilde kar edenlerden, acıya tutunanlardan.

Ama acılar üzerine kurulmuş bir şöhretin getirdiği nimetlerden her daim yararlanmayan…

Söz gelimi Alo reklamlarında oynaması için 4 milyon lira teklif edilmesine rağmen “Benim ünümden faydalanacaklardı. Aslında ben ne anlarım çamaşır tozundan? Bana esas lastik reklamı teklif edildi, aslında onu da kabul etmedim ama, bak işte o olurdu bana” diyen adam.

2011’in martında, İbo Show yayını bittikten sonra Maslak’ta kendisine uzun namlulu silahlarla ateş açıldığında yolun sonuna geldiğini düşünenler az değildi.

İki gün sonra suikastın bir numaralı zanlısı yakalandığında o hala hastanedeydi.

Günler süren yoğun bakım savaşını kazandı, önce Almanya ardından ABD’de dünyanın en iyi beyin cerrahları tarafından tedavi edildi.

O dönem değil şarkı söylemek konuşmakta bile zorlandığı iddia edildi.

Bugün yine ekranlarda, star ışıklarının altında…

Hala şarkı söyleyebiliyor.

“Yalnızım Dostlarım” diye haykırırken belki de doğruyu söyleyen ama birçoğuna göre de güçlü tanıdıklarının hiç yalnız koymadığı bir adam o.

Mağarada dünyaya gelmekle övünüp resmi resepsiyonları kaçırmayan, artan kadın cinayetleri üzerine “Bu nasıl vahşet?  Benim yanımda kadına böyle bir şey yapılsa, yemin ediyorum o adama aynı şeyi ben de yaparım. İdam edilmeli hepsi!” diye tepki gösteren ve geçmişte beraber olduğu bazı kadınları dövdüğü sır olmayan bir Türkiye şöhreti.

Müthiş bir ses, akılda hep kalacak bir yüz ve koca yaşamı insicamdan yoksun bir insan.

Kısaca İbrahim Tatlıses o…

Bunu da beğenebilirsiniz

Yorum Yap