150 yıl sonra Türkiye solu Paris Komünü’ne nasıl bakıyor?

by Haber Fora

Dünyanın ilk sosyalist iktidar deneyimi Paris Komünü, 150. yılını kutluyor. 1871’de Paris’te 18 Mart’la 28 Mayıs arasında iktidarı ele geçiren komünarlar, tarihin en önemli sosyalist demokrasi deneyimlerinden birine imza attı.

Tarihteki birçok devrimci atılım gibi Paris Komünü de savaş koşullarının bir sonucuydu. Komün, Fransa’yı büyük yıkıma sürükleyen ve aylar süren kuşatmanın Parislileri büyük sefalete sürüklediği Fransız-Prusya Savaşı’ndan doğdu. Birçoğu işgalci Prusyalılara karşı Ulusal Muhafızlar safında silahlanmış Paris mahallelerinden işçilerin ayaklanması, hükümet yetkililerini şehirden kaçmaya zorladı.

26 Mart’ta 92 kişilik Komün Konseyi seçildi. 28 Mart’ta resmen ilan edilen Paris Komünü, kadınların sayısının da bir hayli yüksek olduğu işçilerden, reform yanlısı Cumhuriyetçilerden, sosyalist hareketin farklı kesimlerinden ve anarşistlerden oluşan kadrosuyla iki milyon nüfuslu Paris’te iki aydan uzun süren bir sosyalizm deneyimi yarattı.

Paris komünarları 18 Mart 1871’de iktidarı ele geçirdi ve 150 yıl önce bugün, 26 Mart 1871’de her 20 bin yurttaşa bir temsilci düşecek şekilde 92 kişilik Komün Konseyi’ni seçti. 28 Mart’ta resmen ilan edilen Paris Komünü, kadınların sayısının da bir hayli yüksek olduğu işçilerden, reform yanlısı Cumhuriyetçilerden, sosyalist hareketin farklı kesimlerinden ve anarşistlerden oluşan kadrosuyla iki milyon nüfuslu Paris’te iki aydan uzun süren ve insanlık tarihinde eşine rastlanmamış bir deneyim yarattı.

Çok kısa bir zamanda art arda devrimci kararlar hayata geçirildi: Kilise ve devletin ayrılmasıyla laik bir sistem tesis edildi, kuşatma süresince kiralar hafifletildi, borçlar ertelendi, çocuk işçiliği yasaklandı, sahiplerinin terk ettiği fabrikalar işçilerin kontrolüne geçti, halkın eğitim hakkı için reformlar uygulamaya kondu.
 

Rusya’daki Ekim Devrimi’nin lideri Vladimir İlyiç Lenin, 1908’de yayımlanan Komün Dersleri’nde şunları yazmıştır:

Hükümet güçlerinin 2 Nisan’da başlayan saldırısı ve günler süren bombardımanla Komün, 1871 mayısının sonunda kanlı bir şekilde ezildi. Binlerce kişi hayatını kaybetti ya da ağır cezalara çaptırıldı. Komün üyelerinin cansız bedenleri sokaklarda sergilendi. Sonrasında ilan edilen sıkıyönetim 5 yıl sürdü.

Dünya solu için önemli derslerle dolu bir süreç olan Paris Komünü, Karl Marx ve Frederich Engels’in Avrupa’daki 1848 Devrimleri sırasında kaleme aldığı Komünist Manifesto’nun girişinde bahsettiği “komünizmin hayaletinin” vücut bulmuş hali olarak görülüyor.

Peki, 150 yıl sonra da Komün bugünün dünyasında ne ifade ediyor? Türkiye sol hareketinden üç önemli isme sorduk.

Aydın Çubukçu: Pandemi, kapitalizmin temel insani sorunları çözemediğini gösterdi

2016’da KHK’yla kapatılmadan önce uzun yıllar Evrensel Kültür Dergisi ve Hayatın Sesi TV Genel Yayın Yönetmenliği görevini üstlenen yazar Aydın Çubukçu, pandeminin dünyada yarattığı krizin, kapitalizm koşullarında temel insani sorunların çözülemeyeceğini gösterdiğini vurguluyor. Sağlık, eğitim ve çalışma koşulları gibi konularda yalnızca sermayenin çıkarlarını gözeten önlemler alındığını belirten Çubukçu, “Bu elbette şu ya da bu yönetim biçiminin, farklı egemen sınıf partilerinden birinin ya da ötekinin iktidarda olmasından bağımsız olarak dolaysız biçimde sistem sorunu olarak ortaya çıktı” diyor.
 

Çubukçu, Paris Komünü’nin işçilerin ve emekçi kitlelerin kendi sorunlarını kendi iktidar araçlarıyla çözmek için ayağa kalkmalarının tarihsel örneği olduğunu kaydederek şunları söylüyor:

“2000’li yılların başından itibaren bütün dünyada çok yaygın ve uzun soluklu kitlesel protesto ve direniş hareketleri yaşanıyor. Salgın sürecinde bu hareketler kabuğuna çekildi ama örtünün altında kalan bu sorunlar ve tepkiler katlanarak büyümeye devam etti.

Komün’e güç veren, barikatlarda savaşan işçi ve emekçiler elbette ekmeklerinin, işlerinin peşindeydiler; ödeyemedikleri kiraların, yüksek vergilerin baskısından kurtulmayı, sağlık ve eğitim sorunlarının çözülmesini istiyorlardı. Bu talepler bugün de hiç yabancımız değil. Ama bu sorunların tek tek reformlarla birbirinden kopuk olarak ortadan kaldırılmasından ötesinde köklü bir çözümün konusu olabileceğinin farkındaydılar ve iktidarı kendi ellerine aldılar.

İşçi sınıfı denilince, bugün artık geçmiş yüzyılların “paçavralar içinde, aç ve sefil” insanlarından oluşan toplumsal bir katmanı anlamıyoruz. Bugün hayatını sürdürmek için kol ya da kafa emeğini satmak zorunda olan ve bundan başka hiçbir üretim aracına sahip olmayan insanların kitlesini düşünürsek, insanlığın yüzde 90’ından söz ettiğimiz anlaşılır. Gençleri de katarsak Gezi Direnişi’nde de gördüğümüz gibi dünyayı değiştirecek, özgürlük ve adaleti gerçekleştirecek gücü görebiliriz. Günümüz toplumsal hareketlerinde dikkat çeken bir diğer özellik, her yerde kadınların çok önemli bir yer tutmaya başlamış olması. Bu mücadeleci, kararlı, cesur ve aydınlanmış toplumsal gücün Paris Komünü gibi örgütlenmesi hiç imkânsız değil. 

Parlamento denilen şeyin evlere, sokaklara, meydanlara kurulduğu bu deneyimin Şili’den, Fransa’ya, Mısır’dan Türkiye’ye her ülkede hayat bulduğunu, ama kısa sürede parlayıp söndüğünü gördük. Önümüzdeki birkaç yıl içinde, salgının yarattığı yıkıntının üzerine müthiş bir yıldız yağmuru halinde özgürlük ve adalet ışığının düşeceğini söyleyebiliriz. Tek ihtiyacımız birleşik ve örgütlü bir güç haline gelebilmek.”

Metin Çulhaoğlu: Proletarya diktatörlüğü hâlâ bir zorunluluk

Türkiye sosyalist hareketinin önemli isimlerinden Türkiye İşçi Partisi Merkez Komite üyesi ve yazar Metin Çulhaoğlu, Paris Komünü’nün bugün gerçekleştiği ölçek açısından çok şey ifade etmeyebileceğini ancak özü açısından günümüze uzanan yönleri olduğu kaydediyor. Marx, Engels ve Lenin’in Komün’ü “proletarya diktatörlüğünün” ilk örneği saydığına dikkat çeken Çulhaoğlu, Paris Komünü’nün bugün Türkiye solu için taşıdığı anlamı şöyle anlatıyor:

“Ben, günümüz dünyasında kapitalizmi aşmaya yönelik bir işçi sınıfı devrimi açısından proletarya diktatörlüğünün hâlâ bir zorunluluk olduğunu düşünüyorum. Ayrıca Komün, ‘sıradan’ insanların süreçlere katılımı açısından bildiğimiz burjuva demokrasisinin daha ötesinde bir modeli temsil etmektedir.   
 

Komün’ün taleplerinin ya da uygulamalarının bir kısmı bugün için de güncellik ve geçerlilik taşıyor; örneğin dine ve onun kurumlarına yaklaşım, çocuk işçiliğinin, kimi sektörlerde gece çalışmanın yasaklanması, demokrasinin ‘tabana’ indirilmesi, seçimler, işletmelerin işçiler tarafından yönetilmesi gibi…Buna karşılık, düzenli orduya ve polis teşkilatına yaklaşım konusunda aynı şeyleri söylemek mümkün görünmüyor. Günümüz dünyasında gerek savunma zorunlulukları gerekse yurttaşların güvenliği belirli düzeylerde profesyonelleşmeyi zorunlu kılıyor.

Bir iktidarın sınıfsal niteliğini, yönetim kademelerinde ve organlarında kimlerin yer aldığı kadar alınan kararlar ve uygulamalarla tanımlamak gerekir. Başka bir deyişle işçi sınıfı iktidarından, yönetimin sadece ve sadece işçilerin elinde olmasını ve yapılan işlerin de gene sadece ve sadece işçi sınıfının meseleleriyle doğrudan ilişkili olmasını anlamamak gerekir. İşçi sınıfının iktidarı, işçiler her şeyi bildikleri ve her şeyi yapabilecekleri için değil, işçi sınıfının kendi kurtuluşu toplumun tümünün kurtuluşu anlamına geleceği için gereklidir ve mümkündür.”

Gün Zileli: Sömürülenler, başkaldırmaktan asla vazgeçmezler

1968 kuşağının Fikir Kulüpleri Federasyonu yöneticileri arasında yer almış, uzun yıllar Aydınlık hareketinin ikinci ismi olan ve anarşizmi benimsedikten sonra eski hareketi başta olmak üzere Türkiye ve dünya soluna yönelttiği eleştirilerle tanınan Gün Zileli, işçi sınıfı iktidarı diye bir şey olmadığını söylüyor. “Bu, işçi sınıfının sırtından iktidara gelip işçileri ezmeyi planlayanların uydurduğu bir kavramdır” diyen Zileli, şöyle devam ediyor:

“İşçi sınıfı iktidara gelmez, iktidarları yıkar. Yenisi gelirse onu da yıkar. Paris Komünü asla bir iktidar özleminin ürünü değildir. Eğer zorbaca yıkılmasaydı özgür komünler federasyonu, yani iktidarsız bir toplum olacaktı. 
 

Paris Komünü bugünün dünyasında en başta başkaldırının bitimsiz olduğunu ifade ediyor. Albert Camus’nun Başkaldıran İnsan’da ve Sisifos Efsanesi’nde belirttiği gibi ezilenler, sömürülenler, haksızlığa uğrayanlar sonunda yenilseler bile başkaldırmaktan asla vazgeçmezler. Paris komünarları da kahramanca ve topluca başkaldırarak bunun ilk örneklerinden birini vermiş, bugüne ışık tutmuşlardır. 

Komün’ün ruhu güncelliğini koruyor. Bu ruh, zulme boyun eğmeme ruhudur ve bütün dünyada her gün varlığına şu ülkede ya da bu ülkede tanık oluyoruz. Egemenler artık ülkeleri kararnamelerle ve atamalarla yönetmeye kalkıyorlarsa, bu ruhla pek yakında burun buruna gelmeye hazır olsunlar.”

Bunu da beğenebilirsiniz

Yorum Yap