Aşılar olduğu sürece aşı karşıtları da hep oldu

by Haber Fora

Kanye West, Piers Corbyn ve David Icke gibi isimlerin hepsini birden buluşturan ortak nokta nedir? Aşı karşıtlığı, tecrit karşıtlığı, uzaylılara dair komplo teorileri… Evet, elbette bunların hepsi ancak gün gibi ortada olanı bir kenara bırakacak olursak şurası epey muhakkak bir kesinliktir ki, içlerin biri 18. yüzyılın sonlarına gitmiş olsaydı Edward Jenner tarafından pek de hesaba katılmazdı. 

Jenner, şüphesiz, “immünolojinin babası” ve 225 yıl önce dünyanın ilk aşısına vücut veren İngiliz doktordu. Dahası dünya Kovid-19 için bir ya da daha fazla yeni aşı sunmaya hazırlanırken (yazının yayımladığı sırada dünya genelinde aşılara dair çalışmalar sürüyordu -ç.n.) Icke ve benzerlerinin yaydığı şüpheciliğin uzun bir geçmişi olduğunu belirtmekte fayda var. Jenner, bu yaklaşımın etkilerinin tamamen farkındaydı. 

Gloucestershirelı doktor, sığır çiçeği virüsüne maruz kalmış kişilerin görünüşe bakılırsa çiçek hastalığına karşı bağışık olduğunu fark etmişti. Çiçek hastalığı Jenner’ın zamanında yaygındı ve yakalanan her 5 kişiden birini öldürüyordu. Bunun üzerine Jenner sığır çiçeğinin yol açtığı kabarcıklardan irinleri toplayıp bunları 8 yaşındaki James Phipps’e enjekte etti. Sonrasında Phipps’i iki kez çiçek virüsüne maruz bıraktı ve hiçbir enfeksiyonla karşılaşmadı. Bu, tıp biliminin çığır açıcı büyük buluşlarından biriydi. Çiçek hastalığının koruyucu doğasının farkında olan başkaları da vardı ancak Jenner bu konuda özel bir aşı yaratan ilk kişi olarak kayıtlara geçti (ve aşıya, sığır kelimesinin Latince karşılığı olan ‘vacca’dan türemiş ‘vaccine’ adını verdi).

Aşılar zamanla, eskiden deneklerin küçük miktarlarda gerçek canlı hastalığa maruz kalmasını gerektiren variolasyon (çiçek hastalığına karşı yapılan bağışıklama) yönetiminin yerini alacaktı. Bu uygulama, malum sebeplerden ötürü çok daha riskliydi ve daha önce sağlıklı olan bazı katılımcılarda ölümcül sonuçlara yol açmıştı. Sonuç olarak 1840’ta yasadışı ilan edildi. Jenner’ın hipotezini kanıtlamak için bir çocuğu kullanmasına dair etik meseleyi bir kenara bırakacak olursak, onun ortaya koyduğu çalışma, aynı 1840 yasasıyla yoksullara bedava aşı sağlayan hükümet tarafından en nihayetinde kabul edildi. Yüz yıllardır Avrupa’da milyonlarca insan ölüyordu ve artık bunu durdurmanın bir yolu vardı.
 

Tıpkı şimdilerde olduğu gibi, Jenner’ın keşfinin başarısı ya da başarısızlığı da alıcısının ne kadar olacağına bağlıydı. Nüfusun belirli bir yüzdesi bağışık olmadan hastalık etkili bir şekilde sona eremez. 

Bu durum etik açıdan şüpheli olan zorunlu aşılama uygulamasına yol açarken, uygulama sonuç olarak 1853’te Britanya’da üç aydan küçük bebekler için, 14 yıl sonra da 14 yaş altı tüm çocuklar için hayata geçirildi.

Muhakkak pek rağbet gören bir girişim değildi, zira şimdilerde olduğu gibi o zamanlarda da Jenner, aşılar ya da modern tıp hakkında uzaktan yakından ilgisi olmayan insanlar vardı. Bugünün aşı ya da aşılama karşıtlığı hareketinin kökeni, uzun ve epey derinde bir geçmişe uzanıyor.

Tamam kabul edelim, temel düzeyde görebileceğiniz bir mantık parıltısı da yok değildi: Jenner sığır çiçeği hastalarının kabarcıklarından yapışkan bir maddeyi kazıyıp bunu insanlara enjekte ediyordu. Ortada iyi bir gerekçeniz olmadan kaydolacağınız bir uygulama değildi yani. Ancak iş burada kalmadı, aşının güvenli olduğunun kanıtlanmasına rağmen mantıksızlık dümene geçti ve birçoğu bugün gördüğümüz argümanlara sarıldı. Aşılamaya karşı muhalefet, aşılamanın bizzat kendisi kadar uzun süredir var ve bugün olduğu gibi çeşitli gerekçelere sahip.

Tıpkı 1990’ların sonlarında Kızamık, Kabakulak ve Kızamıkçık (KKK) aşısının Crohn hastalığını ve otizmi tetikleyebileceğine dair yanlış bir iddiayı yayan, gözden düşmüş Britanyalı doktor Andrew Wakefield tarafından ebedileştirilen KKK skandalının aşı karşıtlığı hareketi arasında büyük sansasyon yaratarak söylenti ve huzursuzluk yoluyla orduya nefer toplayan ikna kabiliyeti yüksek bir çavuş vazifesi görmesi gibi, sosyal medyanın tartışmalı katkısı olmadan bile Jenner’ın zamanında da durum aynıydı.

Wakefield iddialarını geri çekmeyi reddetmesi ve etik olmayan araştırma uygulamaları nedeniyle Birleşik Krallık’taki (BK) tıbbi sicil kayıtlarından çıkarılmış olsa da kendisinin hâlâ büyük bir takipçi kitlesi bulunuyor. Görünen o ki hayırcıların her daim takipçileri olacak, Donald Trump’ın beyanlarıyla son 4 yılda farkına vardığımız üzere, ispatı mümkün kanıtlar (ya da onların eksikliği) toplumun epey geniş bir kesiminin kalbini muhakkak kazanamayacak.
 

Ana akım tıbba duyulan güvensizlik ve genel bilim karşıtı zeitgeist’in saçtığı kadim halsizlik, şimdilerde moda olduğu kadar o zamanlarda da yaygındı, bugün tanıyacağımız türden faktörlerin yanı sıra başka kaygılar tarafından yönlendiriliyordu.

Şimdilerde olduğu gibi o günlerde de birçok kişi aşının işe yarayıp yaramadığı üzerine münakaşaya tutuştu ve bugün aşılama karşıtı kampanyacıların sıklıkla kullandığı argümanlara sarılarak daha iyi sanitasyon sunmayı enfeksiyonu azaltmada bir vesile olarak gördü ya da esasında insandan insana bariz bir bulaşma olmadığını savundu. Mikroskobik organizmalardan hastalık vektörleri olarak bahseden mikrop teorisi, Jenner’dan bir yüzyıl sonrasına kadar genel anlamda kabul edilmeyecekti ve miyasmanın (pis hava) hastalığa yol açtığına hâlâ yaygın bir şekilde inanılıyordu. Bugün bazı aşı karşıtları onlar çok küçük, bizler de çok büyük olduğumuz için virüslerin insanları öldüremeyeceği fikrine tutunuyor.

Bir inanç yanlış olduğu açıkça gösterilebilse bile bir kere nüfusun önemli bir kesimine yerleşti mi onu ortadan kaldırmak imkansız olmasa da zordur, 2020 ABD başkanlık seçimlerinden çıkan neticeye bir bakın. Hiçbir kanıt olmamasına rağmen nüfusun büyük bir kısmı, Trump’ın başkanlık konusunda hakkının yendiğine inanıyor. 

Yıllar önce haftalık bilim teknik dergisi New Scientist, şifa kristallerini bilgisayar sunucusunun matrisine yerleştiren sözde yeni çağ hekimine dair bir hikayeye yer vermişti. İnternete belli bir IP adresi üzerinden giriş yapan herkes, sistemin içindeki iyileştirici güce erişebilecekti.

Fayda gördüklerini söyleyen binlerce kişi, sağlık durumlarında pek çok iyileşme olduğunu; mesleki yaşamlarında, ilişkilerinde ve genel refahlarında ilerleme kaydettiklerini anlatıyordu. Ne var ki ortada kristal bilgisayar sunucusu diye bir şey yoktu ve sistemin sahibi, bunu taraftarlarını ikna etmenin ne kadar kolay olduğunu kanıtlamak için uydurmuştu.

Gelgelelim durumlarında iyileşme yaşandığına inananların birçoğu bu gerçeği kabul etmeyi reddetti. İnançlarına sarılmada o kadar sebat gösterdiler ki kandırıldıklarını yüzde 100 ispat eden kanıtlar olsa bile duruşları sarsılmaz boyuttaydı. Kimileri hikayeyi yayan asıl kişinin bu insan olmadığını savundu, kimileri de onun ana akım tıp hekimleri tarafından geri adım atması için tehdit edildiğini öne sürdü.
 

Kanıtlara yönelik doğuştan şüphecilik elbette ki aşı karşıtlığı argümanının sadece bir parçasını oluşturuyor. Bir diğeriyse sivil özgürlüklerin ihlalinden geçiyor: Yetkililer daha büyük bir kesimin iyiliği için tıbbi prosedürleri uygulamada ne kadar ileri gitmeli? Yukarıda bahsi geçen Piers Corbyn ve onun gibi düşünen liberterler, devletin koronavirüse karşı tecrit ya da zorunlu aşılama uygulamasında hiçbir rol oynamaması gerektiğine inanıyor. Modern Britanya’da ikincisinin mecburi olmayacağı neredeyse kesin. Gel gör ki Jenner sonrası dönemde tablo böyle değildi.

Para cezalarıyla desteklenen zorunlu çiçek hastalığı aşıları, aşılama karşıtı ittifakların büyümesine ve bazı durumlarda isyanlara yol açtı; bilhassa Leicester şehri radikal boyuttaki uygulama karşıtlığının üssü haline geldi. Yaşananlar, aşılamaya birer alternatif olarak, çiçek hastalarının tecrit edilmesini, söz konusu insanların evlerinin dezenfekte edilmesini ve bazen eşyalarının tahrip edilmesini içeren”Leicester Metodu”nu beraberinde getirdi. İlk evrede takip, izleme ve izolasyon şeklindeydi. Dahası kimilerinde aşılamadan daha fazla rağbet görüyordu.

1800’lerde insanlar eğitimli ve okur-yazar hale geliyor, statülerinin ve haklarının gitgide daha fazla farkına varıyordu: Çartistler (BK’de 1838-1857 döneminde oy hakkı için mücadele veren işçi hareketinin üyeleri -ç.n.), işçi sınıfı eylemcileri ve sendikacıların tamamı, aşılamayı reddetmek için liberter hakları olarak görülen hususla ilişkilendirildi. Sanayi devriminin şafağında bırakınız yapsınlar (laissez faire) ekonomisinin ve serbest ticarette büyümenin çağıydı. Madenlerde ve fabrikalarda çalışanların birçoğu, aşılamaların daha sıkı ve daha uzun süre çalıştırılmaları için kullanılan bir araç olduğuna inanıyordu.

Kraliyet Hekimler Koleji’nden (RCP) tıp tarihçisi Kristin Hussey şu hususa dikkati çekiyor:

Dünya siyasetinde son birkaç yılın ortak temasında olduğu gibi, yönetici sınıfın ve hükümet “elitlerinin” kendi isteklerini bireylerin özel hayatlarına dayattığı görüldü. Zaman zaman, yeni piyasaya sunulan aşı olması gerektiği gibi işe yaramadığında ya da nadiren ölümcül yan etkiler gösterdiğinde ahlaki panik ve muhalefet büyüdü.
 

Hicvedici karikatürlerde, aşılanan bebekler sığır kafası çıkarırken tasvir edildi. Leicesterlı George Bamford, üç büyük çocuğunu aşılatmıştı ancak içlerinden birinin ölmesinin ardından 4. çocuğa aşı yaptırmayı reddetti. Kendisine 10 şilin para cezası kesilse de halktan geniş çapta destek gördü. Jenner’ın kuklaları şenlik ateşlerinde yakılırken ve heykeli Trafalgar Meydanı’ndan kaldırılırken, açılan posterlerde “Bir suçlunun hücreye atılması, bir bebeğin zehirlenmesinden iyidir” sözleri yazılacaktı. 

Londra Hijyen ve Tropikal Tıp Fakültesi’nde yer alan Aşı Güvenirliği Projesi’nin (VCP) kurucu direktörü Heidi Larson, “Aşılamaya karşı bu liberten hareket, 1800’lerin ortaları boyunca Jenner üzerinden üretilmiş değişmez bir tema oldu ve bugün de hâlâ önemli bir faktör” diye konuşuyor.

Oyun yazarı ve siyasi polemikçi George Bernad Shaw aşılanmış olmasına rağmen çiçek hastalığına yakalanınca aşıları “pis bir büyücülük parçası” olarak tanımlayarak sonradan aşı karşıtı biri haline geliverdi. Aşılar broşürlerle kınandı. Kaç kişi, “Aşılamanın Dehşetleri: Safsatalar ve Kötülükler” metnini okuduktan sonra aşılanmayı memnuniyetle kabul ederdi ki? Elbette, aşılama karşıtı argümanların başarısının yarattığı dezavantajlı durum, çiçek hastalığının adamakıllı geri döneceği anlamına geliyordu. Tıpkı KKK skandalının ardından kızamık vakalarının geri dönüşü gibi. 

Larson, “BK, kızamık hastalığının yok edilmesine dair Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) gözetiminde sahip olduğu statüyü 2019’da kaybetti” diyor. Bu da BK’de daha önce bastırılan kızamığın şimdilerde insanlar arasında bulaştığı anlamına geliyor. KKK ya da herhangi bir kızamık aşısının hastalığı başarılı bir şekilde bastırabilmesi için kapsama alanının yaklaşık yüzde 95’e ulaşması gerekiyor.

Larson şöyle devam ediyor: 

Dahası o sıralar din de bir faktördü. Jenner’ın zamanında pek çok kişi, hastalığa patojenlerin değil de kötü ruhların ya da şeytanın neden olduğuna ve bunların insan vücudundan ancak şifalı bitkiler satan kişilerden şeytan kovuculara kadar din adamları veya diğer “şifacılar” tarafından çıkarılabileceğine inanıyordu.
 

Benzer bir durum bugün de var. Çoğunlukla adı konmamış ve tanımlanmamış “toksinler”, genellikle çok sayıda hastalıktan sorumlu tutuluyor; detoks diyetlerinden refleksolojiye ve çakraları yeniden hizalamaya kadar birçok tedavi seçeneği sunuluyor. Ancak toksin kelimesini alıp onun yerine kötü ruhu koyun, karşınıza hemen hemen aynı olgu çıkıyor. Bilimin yanlış anlaşıldığı ya da bilfiil zararlı olduğuna inanıldığı ateşli bir ortamda, aşı karşıtlığı hareketinin nasıl sağlam durabildiğini görmek hiç de zor değil. 

Korku filmlerinde kaç tane çılgın bilim adamı görülür? Olumlu kurgusal görüntülerden çok daha fazlası. Jenner da benzer şekilde küçümsenmişti ve o dönemde devlet dininin gücü, onun açık ara sesi en çok çıkan ve en amansız düşmanı olduğu anlamına geliyordu.

Kilise, su çiçeğinin Tanrı tarafından gönderildiğini varsayıyordu. Kimin yaşayıp kimin öleceğine O karar verecekti, kırsal Gloucestershire bölgesinden çıkmış bir doktor değil. Tıpkı bugün organ ya da kan nakline karşı çıkan bazı dini grupların dediği gibi, kimileri de insanlara bir hayvandan alınmış madde enjekte etmenin “Hıristiyanlığa yakışmayan, menfur bir şey” olduğunu söylüyordu. Aşılama demek büyücülük demekti. Bazıları da -merhamet dozu çok daha düşük bir şekilde- çiçek hastalığının ve diğer hastalıkların Tanrı tarafından, toplum üzerinde bir yük oldukları için, aciz yoksulların çocuklarını öldürmek üzere gönderildiğine inanıyordu.

Jenner’a yönelik belki de en moral bozucu saldırılar icra ettiği meslekten geldi. Konunun özünde korumacılık yatıyordu: Variolasyon uygulayan cerrahlar, sülükler veya müshil gibi daha az etkili tedavileri destekleyenler ve çiçek hastalığı kabarcıklarını gümüş iğnelerle delmenin patozu gidereceğine inananlar gibi bazıları da gelirlerini birdenbire tehdit altında görüverdi.

Birçoğu aşının tehlikeli olduğunu ilan eden makaleler yazdı. Bu metinlerde aşının kansere, tüberküloza ve frengiye neden olduğu duyuruldu. Hatta aşılamanın çocukları ineklere dönüştürebileceği inancı kök saldı ve meseleyi hicveden karikatürist James Gillray’in The Cow Pock (Sığır Kabarcığı) adlı ünlü karikatüründe, Jenner’ın aşı enjekte ettiği bir oda dolusu insan vücutlarında sığır benzeri şekiller baş gösterirken tasvir edildi.
 

Bir çiftçi, karısıyla iletişim kurduklarına inandığı için koca bir sığır sürüsünü diri diri yaktı ve kendi dini öğretilerine aykırı olduğu için, eşinden çocuklarına aşı yaptırması için yalvardı. Ve bu düşüncenin yankıları bugüne de ulaşıyor. Larson, ” Oxford’un içeriğinde şempanze virüsü kullandığı Kovid aşısının çocukları şempanzeye dönüştürebileceğine dair internette dolaşan söylentiler vardı” diye yakınıyor.

Daha bilimsel bir eğilime sahip olan doktorlar bile, büyük şehirlerde yaşayanlar başta olmak üzere, sığır çiçeği maddesini temin etmeyi zor buldu, bu madde nakledildiğinde çoğu zaman kontamine hale geldi ve yaşananlar bazılarının bu durumu çiçek hastalığı bulaşmasından daha tehlikeli ilan etmesine yol açtı. Bazı hastaların ölüm nedeni aşı değil de enjeksiyonların hazırlandığı koşulların steril olmaması olsa da -bunlar mikrop teorisinin anlaşılmasından çok uzun zaman önceydi- birkaç vakada haklılık payları vardı. 

Sığır çiçeği örneklerinin sıklıkla alınması gereken çiftlik bahçeleri, hiçbir zaman en hijyenik alanlar olamadı. New Scientist’in eski editörü Alun Anderson’ın yazdığı gibi: 

Benzer şekilde, aynı iğnenin bir defadan fazla kullanılması hastadan hastaya başka hastalıkların aktarılmasına yol açabiliyordu. Bu, elbette, aşının kendisinin güvenli olmadığı anlamına gelmiyordu ancak günümüzün aşı karşıtı hareketleriyle görüldüğü üzere ikinci derecede kanıtlar her işte bir bityeniği arayanları ikna etmeye yetiyordu.

Aşıların çocukların bağışıklık sisteminde “aşırı yüklemeye yol açtığı” gibi hakikaten temelsiz bir inanç bugün de sıklıkla zikrediliyor. Kızamık vakaları dünyanın tam aşılamanın mevcut olduğu bölgelerinde bile artarken, genellikle iyi niyetli ve eğitimli olsalar da (şu anda dünya genelinde piyasası 300 milyar dolara yaklaşan) “doğal ya da geleneksel iyileşme usullerini” esas alan yaşam tarzını benimseyerek bilimsel açıdan cahil kalmış ebeveynler bu vakalara yön veriyor ve bilime doğuştan güvensizlik istenmeyen sonuçlar doğuruyor.

Gelişmiş ülkelerde 5 yaş altı çocuklar için rutin aşı oranları azalıyor ve bu rakamlar yüzde 90-95’in altına düştüğünde genel nüfus, Kovid pandemisinin ilk günlerinde hakkında çok şey duyduğumuz meşhur sürü bağışıklığını kaybetmeye başlıyor.

Ancak bugün -Jenner’ın zamanında ve ölümünden sonraki onlarca yılda olduğu gibi- aşılamayı ve ana akım tıbbı destekleyen makul insanlar arasında bile zorla aşılamayı onaylayan ender çıkar. 19. yüzyılın ikinci yarısında Avrupa ülkeleri ikiye bölündü: Bir yanda her yıl çiçek hastalığından milyon kişi başına yaklaşık iki can kaybının düştüğü Britanya gibi aşılamayı zorunlu hale getiren ülkeler, diğer yanda da her yıl milyon kişi başına 4 binden fazla kişinin hayatını kaybettiği ancak aşılamayı mecburi kılmayan Hollanda gibi ülkeler.
 

Ama yine de Jenner’ın James Phipps’e enjeksiyon yapmasından tam bir yüzyıl sonra, 1896’da bir Kraliyet Komisyonu, hükümetin çiçek aşısının etkili ve güvenli olduğunu beyan etmesine rağmen bu uygulamayı zorunlu kılmayı dudurmayı önerdi. Bundan iki yıl sonra da ebeveynlere çocuklarını aşılatmama imkanı sunan bir “vicdani retçilik” hükmü kabul edildi. 

Zorunlu aşılama nihayet 1948’de kaldırıldı. Ve bugün Kraliyet Pediatri Koleji bir pandemi ortasında olunsa bile zorunlu aşılamanın ters etki doğuracağına ve DSÖ “aşı tereddütünü” küresel sağlığa karşı en büyük 10 riskten biri olarak ilan etmiş olsa dahi şüpheciliğe yol açacağına inanıyor.

Larson şunları söylüyor:

Peki o halde, aşıların devlet kontrolünde, Bill Gates’in ürettiği nanobotların aşıyla kan dolaşımımıza enjekte edileceğine inanan insanları nasıl “teşvik edebiliriz”? Jenner’ın zamanında aynı insanlar enjeksiyonların çocuklarını sığıra çevireceğine inandı değil mi? Elbette yapamayız ancak burada kilit nokta eğitim.

Larson devam ediyor:

Ve Anderson ekliyor:

Dahası bilim, sürekli olarak yalnızca toplanan gerçek kanıtlara dayandığını iddia ederken, insanların korkularını akılsızlık alameti sayıp ciddiye almamak yerine daha fazla dikkat göstermeli mi?

Belki ortak bir payda vardır. Temmuz 1999’da önde gelen tıbbi kuruluşlar, aşılarda küçük miktarlarda kullanılan bir bileşen olan cıva içeriğine sahip timerosalın aşamalı bir şekilde kaldırılmasını tavsiye etti. Herhangi bir zarara yol açtığına dair ortada net bir kanıt olmasa da anektodsal hikayeler bu maddeyi bir kez daha otizmle ilişkilendirdi. Bunun akıllıca bir karar olup olmadığı henüz tam anlamıyla bitmemiş bir argüman olmakla birlikte, hangi tarafta oturduğunuza bağlı olarak tıbbın ya angaje olma ya da pes etme isteğini ortaya koydu. Larson, “Sadece bu nedenle yaptığımızı açıkça belirttiğimiz sürece ihtiyatlılık ilkesinde yanlış bir şey yok” diyor.
 

Hiçbir aşı elbette yüzde 100 güvenli olamaz ya da tüm vakalarda yüzde 100 etki gösteremez: Yan etkileri ortaya çıkabilir ve henüz keşfedemediğimiz uzun vadeli olumsuz sonuçları olabilir. Elbette ki kullanıma sunulmadan önce test edilme nedenleri de bunlardır. 

Aşı olmuş insanların aşı yaptırmamış kişilere kıyasla daha fazla hastalığa yakalandığı masalı düpedüz bir mit ve aşı karşıtı kampanyacılar arasında epey yaygın olsa da bir efsaneden ibaret. İçlerinden küçük bir kısmı aşılandıkları hastalığa yakalanacak fakat bunun nedeni, yüzde 90-95 civarında başarı oranlarını ortaya koyan son Kovid denemelerinde de gördüğümüz üzere, hiçbir aşının herkes için tamamen etkili olamayacağındandır. 

Kendi çözümünü sunan Anderson, “Jenner zamanında aşılama kampanyasının destekçilerinden biri, meydana atılıp çiçek hastalığı taşıyan bir kişiye maruz kalacak bir aşı karşıtının cenaze masraflarını karşılamayı teklif etti. Kimse kabul etmedi. Aynı seçenek, belki de Kovid-19’u gripten veya bir aldatmacadan daha kötü bir şey olarak görmeyen herkesi kapsayacak şekilde genişletilmelidir. Sonucun aynı olacağından şüpheliyim” diyor alaycı bir şekilde.

(Günümüz pandemisi boyunca bizzat Trumpçı ve diğer komplo teorilerine maruz kalan) DSÖ, büyük oranda Jenner’ın çalışmaları ve onu takiben gerçekleştirilen geniş çaplı aşılama programları sayesinde 1978’de çiçek hastalığının kökünün kurutulduğunu duyurdu ve söz konusu hastalık bu şekilde ilan edilmiş ilk insan hastalığı oldu (daha fazla çalışma için ihtiyaç duyulursa diye laboratuvarlarda iki numune tutuluyor).

Jenner’ın 530 milyonluk bir coğrafyada muhtemelen tarihteki herhangi bir insandan daha fazla hayat kurtardığı tahmin ediliyor. Ne var ki aşı karşıtı saldırganlık alttan alta gürlüyor. BK’de yakın zamanda yapılan bir anket, 10 kişiden 4’ünün Kovid aşısı yaptırmayı seçmeyebileceğini işaret ederken, diğer bazı gelişmiş ülkeler içinse bu rakamlar çok daha yüksek çıkıyor. Tıbbın her zamankinden daha güvenli ve başarılı görüldüğü bir çağda, bazı insanların hâlâ şifalı kristallere güvenmeyi tercih edecek olması insanlık halinin bir paradoksudur.

Gloucestershire’ın Berkeley kasabasında yer alan Dr. Jenner’ın Evi, Müzesi ve Bahçesi (Dr Jenner’s House, Museum and Garden) kuruluşunun yöneticisi Owen Gower, BBC’ye verdiği röportajda, “Jenner’ın mirası, korkunç bulaşıcı hastalıkların korkusuyla yaşamak zorunda olmadığımız bir dünyadır” demişti. Fakat hâlâ bu korkuyla yaşamak zorundayız ve birçok durumda elimizde başka seçenek bulunmuyor.

 

*İçerik orijinal haline bağlı kalınarak çevrilmiştir. Haber Fora’nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

https://www.independent.co.uk/independentpremium

Haber Fora için çeviren: Elvide Demirkol

Bunu da beğenebilirsiniz

Yorum Yap