Bir çocuk, bir aşk, bir kilise: Vlahsaray restorasyon için yardım bekliyor

by Haber Fora

İlk aşkını orada gördü. İlk kiliseye orada gitti. Bugün hala sürdürdüğü muganiliği (okuyuculuk) babasından ilk o kilisede öğrendi. Bahsettiğim kişi Dimosthenis Paikopoulos. Fenerli bir beyefendi.

1924 yılından beri babasının görevlendirildiği Vlahsaray Kilisesi’nin bahçesindeki evde doğan kardeşlerinin aksine o, 1929 yılında Burgazada’da doğdu. Ancak tüm çocukluğu Fener’deki o bahçede, o kilisenin içinde geçti.

Babası Konstantinos Paikopoulos, Vlahsaray Kilisesi’nin papazı olarak görevlendirilmişti. Babasının, 50 yılı aşkın bir süre boyunca hizmet ettiği kilisenin bahçesindeki ahşap evde 5 kardeşiyle birlikte yaşadı. Kilise müziği ile babası sayesinde tanıştı. İlk ilahileri ona babası öğretti. 10 yaşına geldiğinde Patriklik kilisesinde muganiliğe devam etti. Babasının öğrettiği bu meziyetini hala devam ettiriyor. Bugün benimle sohbet eden 92 yaşındaki İstanbul beyefendisi, gördüğüm kadarıyla iki şeyden asla vazgeçmiyor; anılarından ve babasının öğrettiği ilahilerinden. Tüm çocukluğuna hala sımsıkı tutunmuş bir şekilde Vlahsaray’ı anlatıyordu. Bugün o bahçedeki yok olan evleri, komşularını, şimdi talan halde olan bahçesindeki oyunlarını ve tabii ilk aşkını…

İlk aşkı Froso o kilisenin bahçesinde oturan komşularından biriydi. 14 yaşındaydı ona aşık olduğunda. Bahçede oynarken görüp, sevmişti. Dimosthenis Paikopoulos her bahar uçurtmasını arkadaşlarıyla birlikte arka bahçede uçuruyordu. “Arka bahçenin manzarası çok güzeldi” derken Meryem Ana yortularında o bahçede masalar kurarak kutladıkları panayır günlerini ise “cümbüş yapıyorduk” diye anlattı.

İlk önce sevgilisi ayrıldı o bahçeden. Ailesi birlikte başka yere taşınan Froso’sunu yılarca görmedi. Yıllar sonra tekrar karşılaştığında yeniden denemek isteseler de olmadı,  yolları artık tamamen ayrıldı. Dimosthenis Paikopoulos önce sevgilisinden sonra da çocukluğundan ayrıldı o bahçede. 

Ve 1964 Vlahsaray’ın da kapısına dayandı. Dimosthenis Paikopoulos, birçokları gibi sürgün edildi yuvasından. Evini, kilisesini, ailesini bırakıp gitmek zorunda kaldı. Babasının yaşı artık 60’ların üstündeydi, sürgüne tabi tutulmadı. Giderken arkasından yayasının (büyükanne) döktüğü gözyaşlarını anlattı: “Bir daha seni görmek nasip olmayacak bana, dedi. Olmadı da beni göremeden öldü.”

Yıl 1974’e geldiğinde artık babası ve annesi için de ayrılma vakti gelmişti. Çocuklarının yanına Atina’ya göç ettiler. Dimosthenis Paikopoulos, babasının bir sözünü anımsadı o anda:

Bir daha 27 yıl sonra dönebildi İstanbul’a. İlk geldiği yer evi oldu ancak hiç de bıraktığı gibi değildi. “Görünce çok üzüldüm” diyebildi başka da söz çıkmadı ağzından. O cümbüşlü panayırlardan, uçurtmaların uçtuğu, çocukların koştuğu bahçeden geriye bu virane kalmıştı.

Hafıza olmadan bina sadece taş duvardır. Bugün bu yapıları önemli kılan da bu hafızadır. Bu yüzden Vlahsaray’ın hikâyesini anlatmadan önce Dimosthenis Paikopoulos’un hikâyesini anlattım sizlere. Bir de bilirsiniz işte… Shakespeare’in de dediği gibi, “Artık konuşmanın zamanı geldi, çekilen acılar unutulmuyor çünkü.”

Osmanlı-Hristiyan mimarisinin izi

Panagia Paramithia “Teselli eden Meryem Ana…” Bu tarihi yapıya verilen bu kutsal ada sığınarak, Meryem’in tesellisinde tarihi biraz daha geri sarmaya başlayalım.

Bir saray kilisesi olan Panagia Paramithia Kilisesi, Osmanlı devrinin önemli anıtları arasında yer alıyor. Ortodoks toplumunun yoğun bir nüfusunun Fener-Balat çevresinde yaşadığına dikkat çeken Sanat Tarihçisi Hayri Fehmi Yılmaz, “Osmanlı için Ortodoks toplumu tek bir milletti. Vlah ya da ulah diye hitap edilen Romanya halkı ve Orta doğu Ortodokslarını tek bir millet olarak görülüyordu” dedi.

Osmanlı beyliklerindeki yerli yöneticilerin oğlu ya da kardeşlerinden birinin İstanbul’a getirildiğine dikkat çeken Yılmaz, bu yüzden Eflak ve Boğdan Beylikleri’nin de İstanbul’da temsilciliklerinin olduğunu söyledi. Eflak beylerinin Osmanlı ile yakın bir ilişki içerisinde olduğunu söyleyen Yılmaz, İstanbul’a getirilen Eflak beylerinin Fener’de bugün Vlahsaray Kilisesi olarak bilinen bölgede yaşadıklarını anlattı:

“Bulunduğumuz bu alanda bir sürü terasın üzerine bir saray oturtulmuş idi. 16. yüzyılda seyyah Stephan Gerlach Eflak prensleri için inşa edilen bir kiliseden bahseder. Saray ne zaman oluşturuldu, kesin konuşamıyoruz. Sultan Süleyman’ın 1529’da bu alanı Eflâk Beyleri’ne hediye ettiği söylense de bu kesin bir bilgi değil.”

Eflâk Beyleri tarafından İstanbul Patrikhanesi’ne hediye edilen Saray, patrikhanenin Pammakaristos Manastırı’ndan (Fethiye Camii) çıkartılmasından sonra, yaklaşık 1587 tarihinde yeni adresi oldu. Hayri Fehmi Yılmaz, İstanbul Patrikhanesi’nin 1587-1597 yılları arasında burada hizmet verdiğini ifade etti. O dönemde bu küçük, mütevazı kilisenin kentin katedrali olduğuna dikkat çeken Yılmaz, Moskova Patrikhanesi’nin otosefal (bağımsızlık) kararının da bu kiliseden çıktığını dile getirdi.

Kiliseyi Osmanlı devri Hristiyan yapısı olarak değerlendiren ve sade mimarisine dikkat çeken Yılmaz, Tanzimat’tan sonra inşa edilen kiliselerin daha görkemli olduğunu hatırlattı. Kilisenin tipik Ortodoks yapısı olduğunu söyleyen Yılmaz, tasarım, malzeme ve detaylarda Osmanlı etkisinin olduğunu ifade etti.

Kilisenin 1978 yılındaki bir yangın sonucunda kullanılmayacak duruma gelmesiyle kentin hafızasından çıktığını söyleyen Yılmaz, Rumların nüfusu hızla azalsa da yapıların muhafazasına devam ettiklerini kaydetti.

Vlahsaray Kilisesi’nin restorasyonu başladı

Vlahsaray Rum Ortodoks Kilisesi Vakfı’nın girişimiyle başlatılan restorasyon projesi kapsamında, tarihi yapının arkeolojik kazıları yapıldı ve temelleri ortaya çıktı. Birinci derece tarihi eser olarak onaylanan kilisesinin restorasyon projesine Özyeğin Üniversitesi Öğretim Üyesi, Mimar Doç. Dr. Alessandro Camiz ve ekibi de katkı sunuyor.

Camiz, yapacakları belgelendirme ve koruma projesine bağlı olarak tarihi yapıda yapılan arkeolojik testler, sismik analizler ve jeoradar testleri sonucunda toplanan verilerin, tarihsel bilgilerle karşılaştırıldığını söyledi.

Camiz, arkeolojik kazılarda farklı duvar dokusu ve farklı harçlara sahip olduğu anlaşılan temelin yapım tekniği hakkında ilgin detaylara sağladığını ifade etti. Camiz, tarihsel araştırmalar ve sağlam bir teknik incelemeyle duvarın yapım tekniğini güvenilir bir şekilde tanımlamanın mümkün olduğunu dile getirdi.

Yapının, terk edilmesinin ardından çevresel faktörlerin de neden olduğu zayıflıkları olduğuna dikkat çeken Camiz, restorasyon projesinin artık buna son vereceğini söyledi. Restorasyon projesi kapsamında tarihi yapının duvarları güçlendirildikten sonra bir an evvel çatının eklenmesi gerektiğini belirten Camiz, “Çatının yeniden inşası için tarihsel veriler incelenecek ve aynı döneme ait benzer binalar gözlemlenecek” dedi.

Camiz, kompleksin şu anda Yunanistan’da Vatopedi Manastırı’nda bulunan bir Meryem Ana ikonasına adandığını hatırlatarak kompleksin 16. yüzyıldaki özelliklerini anlattı:

Camiz, kilisenin bugünkü çan kulesinin Tanzimat Fermanı’ndan sonra yasakların kalkmasının ardından eklendiğine dikkat çekti. Camiz, kilisenin anlatıldığı gibi ekletik mimari görünümü ile 19. yüzyıl Osmanlısının da iç dinamiklerini yansıttığını söyledi. Yapının Vlahsaray Rum Ortodoks Kilisesi Vakfı’na ait olduğunu ifade eden Camiz, kilise aktif olmasa da kurumun bugüne kadar yapı için düzenli olarak bakım yaptığını da ekledi.

“Projeyi devam ettirmek için finansa ihtiyacımız var”

Vlahsaray Panagia Rum Ortodoks Kilisesi Vakfı Başkanı Laki Vingas, projeye yalnızca bir Rum kilisesinin ihyası olarak bakılmaması gerektiğini söyledi. İstanbul’un kültürel miraslarından olan bu kilisenin korunması ve korurken de üniversiteler, toplum gibi paydaşlarla sürecin geliştirilmesi gerektiğini dile getiren Vingas, “İstanbul’un tarihsel bütünlüğünün bir katmanı bu kilise. Şu anda basit bir şekilde Vlahsaray diye indirgesek de İstanbul’un dokunulmamış, keşfedilmemiş bir boyutu var” dedi.

Projeye 2010 yılında vakıf başkanı olduktan sonra başladıklarını anlatan Vingas, ilk önce kilisenin tüzel kişilik problemlerini çözdüklerini söyledi. Ancak tek problem tüzel kişilik değildi. Vlahsaray’ın tapusu da yoktu. Vingas, vakıf yönetimi ile birlikte çalışmaları başlattı, tapudaki şerhi kaldırarak kiliseyi yeniden vakfın üzerine kaydetti.  O süreçten sonra restorasyon projelerinin başlatıldığını ifade eden Vingas, “Çok meşakkatli bir süreçti. Bilgi ve belgeye ulaşmakta zorlanıyordum. Fener’de yaşayan daha sonra Yunanistan’a giden büyüklerimizle temasa geçtim ancak çok fazla bilgi yoktu Vlahsaray için” diye konuştu.

Bugün hala İstanbul Rum Patrikliği kütüphanesinde araştırmalarına devam eden Vingas, süreçte Akillas Milas ve Dimitris Palavidis’ten aldığı fotoğraflarla kilisenin iç dizaynını keşfedebildiklerini söyledi. Vingas şöyle devam etti:

Projeler hazır ancak gerçekleşmesi için önünde bir engel var, o engel de finans. Vingas, bugüne kadar sponsor bulabildiklerini ama şu an projeyi devam ettirebilecek bütçelerinin kalmadığını ekledi. Vingas, 500 yıl önceki bir tarihi günümüze taşıyan, adeta bir köprü vazifesi gören kilise için çağrıda bulunuyor.

Özyeğin Üniversitesi ile kapsamlı bir çalışma yaptıklarını söyleyen Vingas, yerel yöneticilerle diyaloglarını devam ettirirken aynı zamanda mahalleliyle de iletişime geçmek istediklerini vurguladı:

Proje kapsamında kompleks içinde bulunan 5 müştemilatın da yeniden yapılacağına dikkat çeken Vingas, “Toplantı salonu, Erasmus öğrencileri için çalışma ortamı gibi sosyal ortamlar sağladık” dedi. Vingas, geçen günlerde Kültür Bakanı Mehmet Nuri Ersoy ile bir araya geldiğini ve bölgeye dair bir harita verdiğini ifade etti. Vingas, bölgenin turist çekebilecek dinamizmi olan bir mekân olduğunu dile getirdi.

Yapının tarihi boyunca defalarca yangın geçirdiğini hatırlatan Vingas, binadan geriye yadigâr bir şey kalmadığını da söyledi. Yaklaşık 50 yıl sonra üzerinde kilisenin adının olduğu bir ikona bulduklarını belirten Vingas, o tek yadigârı aldıklarını ve patrikhaneye teslim ettiklerini ifade etti.

“Proje toplum katılımına açık olmalı”

Mimarlık Tarihçisi Banu Pekol, projede toplum katılımının olması gerektiği görüşünde.

Toplum katılımının aslında kültürel miras yönetiminin alt başlığı olduğunu ifade eden Pekol, “Bu binayı insanlar yaptı, insanlar için yaptı ve insansız düşünemezsin” dedi.

Pekol, bugün insanların yaşadıkları yerdeki tarihi yapıların ne olduğunun farkında olmadığını dile getirdi. Pekol, “Fener’de işler durumda olan Rum lisesini bile kilise zannediyorlar. Sadece turistler değil, orada yaşayanlar bile o okulun aktif halde işlediğinin farkında değil” diye konuştu.

“Vlahsaray hiç işlemiyor, önünde bir duvar var. Tamamen kopuk mahallesinden” diyen Pekol, toplum katılımı olduğunda daha kalıcı bir etki elde etmenin mümkün olduğunu söyledi. Politikalar değişse bile toplumların kalıcı olduğuna dikkat çeken Pekol, “Oradaki insanları projeye angaje ettiğinizde, bölgedeki yerel yönetimler değişse de sahiplenmeye devam ediyorlar” şeklinde kaydetti.

Vlahsaray projesi için “açık şantiye” önerisinde bulunan Pekol, şantiyenin kapalı olduğu saatler ya da günlerde, kültürel etkinliklerin yapılabileceğinden bahsetti. Pekol, Vlahsaray’ın arazi olarak da bu tarz etkinlikleri için yerinin olduğunu söyledi.

Pekol, “Bu kilise restore edilir ve yalnızca Hıristiyan turistlerin akınına uğrarsa daha kötü olacak. Bu en istenmemesi gereken şey. Bu şekilde daha çok tepki toplayacak, protestolar olacak ve haliyle güvenlik önlemleri daha da artacak. Dolayısıyla bu toplum katılımını yapmak durumundalar” dedi.

“Cemaat olmadıkça işleyen bir kilisenin ne anlamı var” diyen Pekol, projeyi toplum katılımı olmadan yaparlarsa restore etmenin çok bir anlam ifade etmeyeceğini dile getirdi. Pekol, sadece bu tarz etkinlikler değil, malzeme alışverişi, yemek gibi birçok ihtiyacın da mahalledeki esnaftan yapılması gerektiğine dikkat çekti.

Bunu da beğenebilirsiniz

Yorum Yap