Cumhurbaşkanı Erdoğan böyle avukatlar istemiyor

by Haber Fora

Avukat Ali Galip Yıldız

Ardından yazılan tüm yazılarda, Erbil Tuşalp’ın, hayatını, 12 Eylül 1980 darbesiyle başlayan dönemde yaşanan işkenceleri, işkencelerdeki ölümleri ve dönemin insan hakları ihlallerini arşivlemeye adadığı vurgulandı, “görmediğimiz karanlığın gördüklerimizden çok daha koyu olduğunu gözler önüne serdiği” belirtildi.

Gerçekten de 12 Eylül döneminde ülkenin üzerine çöken karanlık, aynı zamanda bir örtü gibiydi, çoğu uygulamanın kötü, iğrenç, çağdışı, sadece hukuka değil insanlığa aykırı olduğu devleti yönetenler tarafından da biliniyor bu nedenle “gizli” tutulmaya çalışılıyordu. Ama o kadar fütursuzca yapılıyordu ki, anlaşılmasını ve belgelenmesini önleyemiyorlardı.

Avukatlar olarak, davalara girip çıkmaktan çok haklarında soruşturma ve kovuşturma açılanların akibetleriyle yakından ilgilenmek zorundaydık; nerede, öldü mü,  işkencede mi, sağlığı nasıl, yaşayacak mı, kaçmalı mı yoksa teslim mi olmalı, ihtiyaçları ne, yemek yiyebiliyor mu, çamaşır ve giysileri vermemiz mümkün mü, ne zaman tahliye olabilir, ne ceza verirler?..

Ailelerin tüm bu soruları ve sorulara neden olan durumlar adeta bir can pazarının yaşanmasından ileri geliyordu. Aranan birinin yakalanması ya da teslim olması ile başlayan süreçte, polis ve savcılık dönemi çok zorlu ve her türlü endişe ve korkuyu barındırıyordu. Biz avukatlar bu dönemde soruşturmadan uzak tutuluyorduk zaten, yapabildiğimiz en önemli iş, izlemek, görüşmeye çalışmak ve ailesinin beklentilerine cevap verebilmekti.

Bu aşamalardan sağ ya da en az hasarla kurtulup “sanık” sıfatını kazanmak(!) ve duruşmaya çıkmak nerdeyse bir rahatlamaya neden oluyordu.

Yargıçlar, savcılar, cezaevi yöneticileri ve idari makamlar sıkıyönetim koşullarında emir-komuta çarkının parçalarıydı. Tutuklamalar, mahkumiyet kararları, en açık işkence itirazlarını dahi görmezden gelmek sıradan uygulamalardı, hukuk diye bir şey yoktu ve kimse de bunu inkar edemiyordu.

Nitekim o dönem soruşturma ve kovuşturmaları, yarattıkları ağır mağduriyetlerle anılıyor artık, hukuksuzlukları tescillendi, meşruiyetleri dahi reddedildi.

BU DÖNEMDE, devletin, vatandaşları aleyhine açtığı soruşturma ve kovuşturmaların niteliği, 12 Eylül dönemindekilerle hemen hemen aynı. Suçlamak ve cezalandırmak.

Suç ve ceza bir yargısal süreçle belirlenmiyor; devletin en yetkili ve etkili temsilcisi en görünür şekilde birilerini suçluyor ve açıkça cezalandırılmaları gerektiğini ilan ediyor sonra hemen soruşturmalar açılıyor, gözaltı, yakalama, tutuklama gerçekleştiriliyor. 

İddianamelerin yazılması için hiç acele edilmiyor, uzun süre nasıl bir suçlama yapılacağı araştırılıyor, sonra başta ileri sürülen suçlarla hiç ilgisi olmayan yeni suç iddialarıyla dolu iddianameler hazırlanıyor, bunlar hemen kabul ediliyor ve yargılamaya geçiliyor.

Avukatların bu süreçlerde çok önemli rolleri var; sanıklarla görüşme, tutuklamaya itiraz, masumiyet karinesini, adil yargılanma hakkını tartışmak, delillerin yetersizliğini ileri sürmek, emsal mahkeme kararları, Yargıtay, Anayasa Mahkemesi ve AİHM kararlarına dayanarak savunma yapmak.

12 Eylül karanlığındaki rollerinden çok farklı; suçlananlar için ölüm, işkence vb. endişeleri büyük ölçüde duymuyorlar, bütün çalışmalarını hukuki tezlerini geliştirmeye ve mahkemeleri etkilemeye hasrediyorlar.

Bunların hepsini en yetkin bir şekilde yapıyorlar da.

Yargıçlar, savcılar, adli ve idari tüm kurumlar neredeyse aynı dili kullanıyorlar; görünüşte, evrensel hukuk, temel insan hakları, özgürlükler, adil yargılama vb. değerler herkes tarafından benimseniyor, bunlara saygıda kusur edilmiyor.

Ancak bu terminoloji kullanılarak, siyasal iktidarın isteğini yerine getirmek yani siyasal iktidarın suçladığı insanları cezalandırmak için akıl almaz kararlar veriliyor. Bu doğrultuda hareket etmeyen yargıçlar hemen görevden alınıyor. Evrensel hukuk, temel insan hakları, özgürlükler, adil yargılanma ve benzeri tüm haklar en ağır biçimde ihlal ediliyor.

Anayasa Mahkemesi ve özellikle AİHM tarafından sayısız ihlal kararı veriliyor.

Avukatlar, bütün çalışma ve savunmalarında, yargının siyasal iktidarın baskı aracına dönüştüğününün delillerini gösteriyorlar, meslek örgütleriyle adalet arayışının öncüsü olmaya çalışıyorlar.

Siyasal iktidar, uzun zamandan bu yana avukatların ve baroların bu etkinliğinden rahatsızlığını dile getiriyor; suçlayarak, tehdit ederek hatta özel düzenlemelerle kendisini destekleyecek hukuk kurumları yaratmaya çalışarak.

Avukatlar da, yargıçlar ve savcılar gibi siyasal iktidara bağlı olsun istiyor.

Böyle bir zamanda, avukatlar ve barolar, ülkemizdeki bu hukuk ve yargı düzeninin, siyasal iktidarın baskısından kurtarılması mücadelesinde önemli bir sınavdan geçiyorlar.

Yakında barolarda genel kurullar toplanacak, seçimler yapılacak.

Genel kurullar, bu dönemde baroları kimlerin yöneteceğini belirlemekten daha çok yargının durumunu tartışmaya, hukuk ve demokrasi mücadelesinde nelerin yapılması gerektiğini belirlemeye çalışmalılar. 

Görüşleri farklı grupların, üzerinde uzlaşacakları konular çok fazla ve birlikte hareket için büyük bir imkan sunuyor. Şimdiye kadar yapılanları, sorunları ve nelerin yapılması gerektiği konusunu tartışmalı ve siyasal iktidarla yargı arasındaki bu çarpık durumu sona erdirme mücadelesinde dayanışma gösterilmelidir.

Bütün bunların genel kurul kararı olarak açıklanması barolara yönelik baskı ve etkisizleştirme girişimlerine karşı en doğru tutum olacaktır.

Bunu da beğenebilirsiniz

Yorum Yap