Doğru izlenim bırakabilme sanatında karşı tarafın beklentilerinin farkında olmak önemli

by Haber Fora

Doğru izlenim bırakabilme sanatı üzerine çalışan North Carolina Üniversitesi Kenan-Flagler Business School’da İşletme Bölümünde öğretim görevlisi, “Doğru intiba bırakmak profesyonel hayatta birçok alanda gerekli. Örneğin, pazarlık konusunda üzerinde durmadığımız, ama sonuçları çok önemli olan eksiklerimiz var. İyi pazarlık yapabilmek için hem araştırmaların bizlere gösterdiği hem de öğrencilerimize ve yöneticilere öğrettiğimiz unsurlar arasında; mutlaka hazırlık yapmak, ilk teklifi yapan taraf olmak, ültimatom ve tehdit üslubundan uzak durmak, mutlaka karşı tarafın beklentilerinin farkında olmak yer alıyor. İletişimde seyircimizin kim olduğunu bilebilmek ve ona uygun bir mesaj oluşturabilmek çok önem taşıyor” diye konuştu.

Harvard Üniversitesi’nde Matematik okuduktan sonra, Harvard Business School’da İşletme doktorasını tamamlayan Dr. Övül Sezer, North Carolina Üniversitesi Kenan-Flagler Business School’da İşletme Bölümünde öğretim görevlisi olarak çalışmalarını sürdürüyor. Davranışsal iktisat ve pazarlık dersleri veren Dr. Övül Sezer, deneyler yaparak insanların hangi durumlarda nasıl karar verdiklerini, bu kararları verirken ne gibi hatalar yapabildiklerini ve bu hataları önleyebilmek için nasıl bir yol izlenmesi gerektiğini araştırıyor.

Doğru izlenim bırakabilme sanatı üzerine çalışmalarını sürdüren Sezer, “Sosyal hayatta, iş mülakatlarından, sunumlara ya da sosyal medyada kendimizi anlatış şeklimizden, pazarlık ederken kullandığımız stratejilere kadar, doğru iletişimi sağlayabiliyor muyuz? Ya da hepimizin düştüğü hatalar nelerdir? Doğru mesajı, doğru iletişimi nasıl sağlayabiliriz, bu konuları araştırıyorum” dedi.  

Boğaziçi Üniversitesi’nde psikoloji eğitimini yüksek onur derecesiyle tamamladıktan sonra aynı üniversitede bilişsel psikoloji alanında yüksek lisans çalışmalarını gerçekleştiren Uzman Psikolog Handan Odaman Uşaklıgil, ardından katıldığı Baltaş Grubu’nda araştırma ve geliştirme faaliyetlerinden sorumlu olarak görev yapıyor. İş hayatında insan ve tam iyilik hali odağındaki örgütsel psikoloji ve sağlık psikolojisi alanlarında projeler yürüten, örgütsel biliş temelindeki akademik bilgiyi faydalı tasarımlara dönüştürmeyi amaçlayan Uşaklıgil, insanlara seçim özgürlüğü tanırken bilimsel veriye dayalı ve doğru karar almalarını amaçlayan Nudge Network’ün kurucu üyeleri arasında yer alıyor.

“Kişinin kendini nasıl gördüğü ve çevresindekilerin onu nasıl değerlendirdiği arasında önemli bir fark bulunuyor” diyen Uzman Psikolog Handan Odaman Uşaklıgil, “Kendi algımıza dönük niyetimizle çevremizdekilerin algısını yönlendiren davranışlarımız arasındaki uyumu da içine alan bu konuyu, izlenim yönetimi açısından ele almak faydalı olur” şeklinde konuştu.

“İyi haberleri yakın çevrenizle paylaşmayarak kıskançlığı önlemek isterken, ilişkilerinizin daha fazla zarar görmesine neden olabilirsiniz”

Hayatımızdaki güzel haberleri kıskançlıktan korunma dürtüsüyle paylaşmama isteği üzerine Journal of Personality and Social Psychology[1] Dergisi’nde yayınlanan araştırma yapan Sezer, yaptıkları araştırma hakkında şunları anlattı: “Toplam bin 687 katılımcı ile gerçekleştirdiğimiz araştırmada toplam 8 ayrı deney yaptık. İlk deneyimizde, insanların bir yakınları başarılarını kendilerinden gizlediklerinde ne hissettiklerini araştırdık ve güzel haberleri saklamanın aradaki diyaloğa çok zarar verdiğini gördük. İkinci çalışmamızda, güzel haberi paylaşma ile saklamayı karşılaştırdık. Üçüncü deneyimizde, başarıyı ve güzel haberleri saklamanın, iki kişi arasındaki güven duygusunu ve takım çalışma ruhunu çok zedelediğini gördük. Diğer çalışmalarımızda başarıyı saklamakla, başarısızlığı saklamanın aynı etkiyi yaratmadığını gördük. Yani başarısızlığı saklarsak, karşımızdaki kişi bunu anlıyor ve kendisi ile ilgili algılamıyor. Ancak insanlar güzel bir haberin kendilerinden saklanmasından çok rahatsız oluyorlar, çünkü kendilerinin “başkasının mutluluğundan mutlu olamayacak” birisi gibi göründüklerini düşünüyorlar. Bu da çok incitici bir durum oluyor. “Benimle başarısını paylaşmıyor, çünkü onu kıskanacağımı düşünüyor” düşüncesi insanları çok incitiyor. Diğer deneylerimizde bu saklama eyleminin direk ya da dolaylı olduğu durumlara, direk bir soruya rağmen saklama, ya da konuyu geçiştirme gibi baktık ve direk saklamak tabii daha kırıcı oluyor. Son deneyimizde de yakın ya da uzak arkadaşlar arasında bir fark olup olmadığını araştırdık. Her hâlükârda güzel haberleri saklamanın doğru bir strateji olmadığını bulduk. Karşı tarafın bizi kıskanç olarak görmesi ve duygularımızı yönetmeye çalışması, bu başarıyı ve güzel haberleri saklama davranışını çok kırıcı hale getiriyor. Aslında yaptığımız tüm araştırmalarda, insanların kendileri ile ilgili pozitif haberleri paylaşmaktan keyif aldığını görüyoruz. Ancak eğer bu yakınlarımızla paylaşılıyorsa, durum biraz değişiyor. Örneğin iş yerindeki terfi haberini iş yerindeki en iyi arkadaşla paylaşmak, oldukça denge gerektiren bir durum ya da örneğin bir okula gitmek en büyük hayaliniz, en iyi arkadaşınız da aynı okula girebilmek istiyor. Ve sınav sonuçlarında kazandığınızı öğreniyorsunuz. Bunu yakın olduğunuz kişiye söyler misiniz, yoksa saklar mısınız? İnsan doğası o kadar ilginç ki, biz makalemiz için yaptığımız deneylerde insanların, ilişkilerini iyi düzeyde tutmak ve özellikle kendilerine yönelebilecek kıskançlık duygusunu engelleyebilmek için bu haberleri saklamak istediklerini gördük. Ama bu çok verimli bir davranış bicimi değil, çünkü özellikle bunu sonradan öğrenen kişi, bu saklama davranışına çok alınıyor ve bu ilişkiler için çok zararlı. Kıskanılacağınızı düşünseniz bile iyi haberleri de paylaşabilmek gerekli. Bu araştırmanın teorik olarak aydınlatıcı yönü ise şu: Günümüze dek, iyi izlenim bırakabilme üzerine yapılan araştırmalarda, insanların hep başkalarının kendileri hakkındaki düşüncelerine odaklandığı gösterilmişti. Biz ise, daha farklı bir boyutu göstermiş olduk. Bazen insanların yalnızca bizim için ne düşündüğünü değil, bizim için ne hissettiklerine de önem veririz ve bunu kontrol etmeye çalışırız. Ancak bu istenilen sonucu vermeyebilir, kıskançlığı önlemek isterken, ilişkilerimiz daha da zarar görebilir.”

“Pandemi döneminde bireysel olarak teknoloji aracılığıyla bile olsa eş zamanlı aktivitelere katılarak yalnızlık hissinden kurtulmak mümkün”

Behavior Science and Policy[2] Dergisi’nde yayınlanan yalnızlık ile ilgili yaptıkları araştırma hakkında Dr. Sezer, şu bilgileri paylaştı: “Tüm dünya olarak hep birlikte yaşadığımız Covid-19 krizi, araştırmalarımıza da yansıdı. Son yayınladığımız makale, “Korona virüs sebebiyle sosyal mesafelerle uğraşırken yalnızlık hissini nasıl azaltabiliriz, iletişimimizi nasıl hala yakın ve sıcak tutabiliriz?”, bu konu üzerine oldu. Yalnızlık hissi mutluluğun önünde öyle büyük bir engel ki hem ruh hem de beden sağlığını fazlasıyla olumsuz etkiliyor. Biz de davranışsal bilimin ışığında hem bireysel düzeyde hem de toplumsal olarak korona sürecinde yalnızlıkla baş edebilmenin yollarını araştırdık. Örneğin bireysel olarak teknoloji aracılığıyla bile olsa eş zamanlı aktivitelere katılmak, başkalarıyla ortak bir amaç üzerine çalışmak, şükretmek ve minnet duygusunu günlük olarak hatırlamak, sevdiklerimizle yeni ritüeller oluşturmak, yalnızlık hissini azaltan ve yakınlık duygusunu arttıran aktiviteler. Bunların özellikle bu zamanlarda daha çok yapılması gerekli. Aynı şekilde biz şirketlerin ya da kurumların da neler yapabileceğini araştırdık ve davranışsal bilimlerden gelen tavsiyeleri onlar için derledik. Online olarak da olsa etkileşim halinde olunacak aktiviteler yapılması faydalı olabilir.”

“İş hayatında mütevazilik maskesi altında övünenlere karşı dikkat edin”

“Her insanın temel ihtiyacı hem sevilmek hem de sayılmak” diyen Dr. Sezer, “Bu iki amaç günlük hayatımızın her alanına nüfuz etmiş durumda. Evde, sosyal hayatta ve iş hayatında hem sevilmek hem de sayılmak istiyoruz. İş hayatında belki saygınlık daha önemli bir faktörmüş gibi düşünülebilir, ama tüm araştırmalarımız bize gösterdi ki, iş hayatında da insanlar sevilme ve ait olma duygusuna çok önem veriyorlar. Hem insanlar bunu önemsiyor hem de bunu önemsemekte çok haklılar. Şöyle düşünelim, iş arkadaşımız çok yetenekli, çok akıllı ve çok başarılı olsun. Ama eğer bu kişi çekilmez bir kişi ise, hiç kimse onunla arkadaşlık etmeyecek, dolayısıyla iş hayatında yükseliş de gerçekleşemeyecek. Bu yüzden, her ilişkide günlük hayatımızda ve iş hayatımızda da sevilmek ve sayılmak istememiz çok doğal. Ancak sorun şurada: Sevilmek için gereken davranışlarla, saygınlık uyandırmak için gereken davranışlar birbirine tam uyum göstermiyor. Örneğin, kendini çok sevdirmek isteyen biri, iş yerinde her şeye “evet” demek, sürekli güler yüzlü olmak ya da çok arkadaş canlısı bir tutum sergilemek isteyecektir. Halbuki saygınlık, iyi iş çıkarmanın yanı sıra, zaman zaman “hayır” diyebilmekle ya da eleştirel bakış açısı getirebilmekle de doğru orantılı. Burada dengeyi bulabilmek çok önemli. Biz yaptığımız tüm araştırmalarda, bu iki amacın çakıştığı noktalarda iletişimin bozulduğunu gördük. Örneğin çok yaygın davranış biçimlerinden biri, İngilizce olarak “humblebragging” dediğimiz, mütevazilik maskesi altında övünmek. Benim tezim de bunun üzerineydi.” diye konuştu.

 “Kişinin kendini nasıl gördüğü ve çevresindekilerin onu nasıl değerlendirdiği arasında önemli bir fark bulunuyor”

“Kişilik psikolojisinin konusu olan ve iş hayatında performans yönetimi açısından da önemli görülen ayrımlardan birini kimlik ve itibar oluşturuyor” diyen Uzman Psikolog Handan Odaman Uşaklıgil, “Kişinin kendini nasıl gördüğü ve çevresindekilerin onu nasıl değerlendirdiği arasında önemli bir fark bulunuyor. Kendi algımıza dönük niyetimizle çevremizdekilerin algısını yönlendiren davranışlarımız arasındaki uyumu da içine alan bu konuyu, izlenim yönetimi açısından ele almak faydalı olur. Bu kapsamda bireysel düzeyde çevremizden ya da kurumsal düzeyde paydaşlarımızdan düzenli geri bildirim alabilmek, alınan bu geri bildirimi gelişim amaçlı hedeflere, hedefleri ise olumlu değişimin gözlenebileceği somut çıktılara dönüştürebilmek izlenim yönetiminin başarısına anlamlı katkı sağlayabilir. İş hayatında yönetici düzeyindeki çalışanlarla etkili geri bildirim vermek üzerine sayısız çalışma yapılıyor, fakat yaşananları kişiselleştirmeden ve üst düzeyde fayda sağlayacak biçimde geri bildirim alabilmek de başlı başına bir gelişim alanını oluşturuyor. Geri bildirim sürecinde düşünce kadar duyguyu da anlamaya ihtiyaç var; çünkü duygu, düşünceyi ve davranışı şekillendiriyor. Bu noktada; olumlu haberleri paylaşma kararındaki kıskançlık çekincesinin ilişkiye zararını gösteren bulgular, “duyguyu anlamak ve anlaşıldığını karşı tarafa hissettirmek” ile “duyguyu varsaymak ve karşı tarafın hissettiklerini kontrol etmek” gibi, biri izlenim yönetiminde olumlu, diğeri olumsuz sonuçlar doğurabilecek iki farklı tutumu da akla getiriyor. Kişi, kıskançlık gibi sosyal açıdan kabul edilmesi zor bir duyguyu yaşadığında bunu kendisine itiraf etmekte dahi güçlük yaşayabilir. Dolayısıyla, iyi haberi saklama davranışının olası bu bilişsel çelişkiyi artırması açısından da olumsuz yansımaları ortaya çıkabilir. Kişi dış dünyasıyla olduğu gibi, iç dünyasında da tutarlılığı ve uyumu sürdürmek ister. İzlenim yönetimin psikolojik dinamikleri bu açıdan zengin bir çalışma alanı sunuyor” şeklinde konuştu.

“Duygusal teknoloji kavramı, duygularıyla varlık gösteren insanı daha iyi tanımayı ve duygusal ihtiyaçlarına cevap veren teknolojik çözümlerle insanı buluşturmayı vaat etmişti”

Etkileşimi sağlamanın ve sürdürmenin, pandemi döneminden önce de akıl ve yürek koyulan alanlardan olduğunu vurgulayan Uşaklıgil, “Çünkü insanın olduğu her yerde, onunla bağ kurmaya imkân verecek etkileşim ortamlarını oluşturmaya ihtiyaç var. Örneğin öğrenme, katılımcının pasif izleyici rolünün dışına çıkabildiği, kararlarının olası sonuçlarını görebildiği, sosyal ve aktif öğrenmenin gerçekleştiği ölçüde sağlanıyor. Pandemide de asıl mesele bunu uzaktan sağlamanın yollarını keşfetmek oldu; çünkü uzaktan çalışmayı ve yönetmeyi öğrenmemiz gerekti. Benzer şekilde yalnızlığın olumsuz etkilerinin önüne geçmek için, yüz yüze çalışırken de rol oynadığı düşünülen kritik faktörleri, bu kez dijitalde yönetmenin yolunu bulmak gerekli hale geldi. Kişinin çalışma arkadaşlarından haberdar olduğu, bulunduğu topluluk içinde görüşünü paylaşma çekincesi yaşamadığı, ihtiyaç duyduğunda yardım alabileceğine inandığı, ortak amaca yönelik katkısını görebildiği ve yöneticisi ile çalışma arkadaşları tarafından bu katkısının takdir edilebildiği bir çalışma ortamını sağlamak dijitalde de öne çıkan unsurlar arasında yer alıyor. Pandemiden çok önce hayatımıza giren “duygusal teknoloji” kavramı, duygularıyla varlık gösteren insanı daha iyi tanımayı ve duygusal ihtiyaçlarına cevap veren teknolojik çözümlerle insanı buluşturmayı vaat etmişti. Pandemi döneminde öğrenme ve uyum sürecini kolaylaştıran teknolojiler artık her geçen gün daha gelişmiş çözümlerle karşılaşmamıza imkân veriyor. Tam iyilik halini olumsuz etkileyen ve iş hayatında verimi düşüren konuları yönetmek için, teknolojiyi duygunun hizmetine sunan içerik ve uygulamalar tasarlayabilmek fark yaratacak” diye konuştu.

“Kendini gösterme arzusunu sahte bir tevazuyla örtmeye çalışmak, kişinin sevilme ve yetkin olarak değerlendirilme düzeyini doğrudan övünmeye kıyasla dahi olumsuz etkiliyor”

Sevilme ve sayılma ihtiyacının, iyi geçinme ve öne geçme ihtiyaçlarına işaret ettiğini dile getiren Uşaklıgil, “Performansımızın nasıl değerlendirildiğini, bu anlamda itibarımızı sahip olduğumuz sosyal becerilerin bu iki ihtiyacımızla etkileşimi ön görüyor.[3] Dengeyi bu çerçevede değerlendirmek faydalı olabilir. Başarı odaklı ama çekilmez kişi örneğinde olduğu gibi, kişinin öne geçme ihtiyacı yüksek ama sosyal becerisi düşükse, bunun iş performansına yansıması olumsuz olabiliyor. Benzer şekilde arkadaş canlısı ama her şeye evet diyen bir kişi de iyi geçinme ihtiyacının yüksek ama sosyal becerisinin yetersiz kalmasına bağlı olarak beklenen performansı gösteremeyebiliyor. Bu farklı ihtiyaçlarımız gibi tevazu da kişinin kendine dönük değerlendirmesi ya da kişiler arası tutum ve eğilimleri açısından ele alınıyor. Kendine dönük boyutu, kişinin kendisini sınırlılıklarıyla birlikte, olduğu gibi kabul etmesini ifade ediyor. Kişilerarası olduğunda ise, kişinin çevresine gösterdiği duyarlılık ve anlayışla birlikte, övgüyü kendi üzerine toplamak yerine paylaşması gibi ilişkisel etkenleri içeriyor. Araştırmada, insanların yetkinliklerinden şikâyet edermişcesine veya tevazu gösteriyormuş gibi kendini ortaya koymasının itibarlarına olumlu katkı sağlayacağını düşünmelerinin ne kadar yanıltıcı olduğu gözler önüne seriliyor. Buna göre, kendini gösterme arzusunu sahte bir tevazuyla örtmeye çalışmak, kişinin sevilme ve yetkin olarak değerlendirilme düzeyini doğrudan övünmeye kıyasla dahi olumsuz etkiliyor. Sahicilik olmadan tevazudan söz etmenin mümkün olmayacağını vurgulayan bu çalışma, İngiliz yazar Colton’un sözünü bir kez daha hatırlatıyor: “Gerçeğin en büyük dostu zaman, en büyük düşmanı önyargı, en sadık arkadaşı da tevazudur” dedi.

Bunu da beğenebilirsiniz

Yorum Yap