Edebiyattan sinemaya: Geçmişten günümüze uzanan anıların izinde; Hatıraların Masumiyeti

by Haber Fora

Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk’un üzerinde altı yıl çalışarak 2008 yılında yayımladığı; farklı sanat disiplinlerini de besleyen “deneysel” olarak nitelendirebileceğimiz “Masumiyet Müzesi” adlı romanı sadece aşk hakkında değil aynı zamanda evlilik, arkadaşlık, cinsellik, tutku, aile ve mutluluk hakkındaki bütün düşüncelerimizi de derinden etkileyerek tasvir ettiği rengarenk dünyasından hiç çıkmak, ayrılmak istemeyeceğiniz türden bir İstanbul panoramasıdır.
 

1975’te ıhlamur kokulu bir bahar günü başlayıp günümüze kadar uzanan, İstanbullu zengin çocuğu Kemal ile uzak ve yoksul akrabası Füsun’un hikayesi; akıcılığındaki hızı, mekanlarının hareketliliği, olaylarının ve kahramanlarının zenginliği, mizah duygusu ve en beklenmedik yerlerde insanın bam teline basarak ruhunun derinliklerindeki fırtınaları hissettirme gücüyle, başladıktan sonra elinizden bırakamayacağınız ve sona her ulaştığınızda başa dönüp yeniden okumak isteyeceğiniz kitaplardan biridir.

Ülkemizde ve dünyada milyonlarca okura ulaşarak onların sevgi ve hayranlığını kazanmış olan, kitapları yaklaşık altmış dile çevrilen ve her yeni romanı, çalışması tüm dünyada merakla beklenen Orhan Pamuk bu romanıyla okurlarına unutulmaz rüyalar gibi, akıllardan hiç çıkmayacak sarsıcı bir hikâye anlatır.

Geçmişten günümüze uzanan anıların izinde; Hatıraların Masumiyeti

Yönetmen: Grant Gee / Katkıda Bulunanlar: Orhan Pamuk, Pandora Colin, Mehmet Ergen, Ara Güler, Türkan Şoray, Süleyman Fidaye, Dursun Saka, Bulut Alparslan, Pasquale Anselmo, Serra Yılmaz / Süre: 97 dakika
 

2008 Eylül ayında Masumiyet Müzesi romanı yayımlandıktan sonra farklı sanat disiplinlerini de etkilemeye başlayan bu eser önce aynı yılın aralık ayında “Hatırına Sustum” adlı albümünü çıkaracak olan Nazan Öncel’in kalbine değiyor ve romanın kahramanları Kemal ile Füsun’un hikayesi Nazan Öncel’in “Tatlı acı anılarla, Merhamet Apartmanı’nda, bıraktığın biçimde, geceyle kardeş oldum…” diyerek kaleme aldığı ve ses verdiği “Canım Benim, Nasılsın?” adlı şarkısına konu oluyor.
 

Romandan ilham alarak bu şarkıyı yazan Nazan Öncel, bu kadarla da kalmıyor ve hikâyenin kendisinde bıraktığı hisle, üç ay içinde, romanda bahsedilen Merhamet Apartmanı’nın bir maketini hazırlıyor; daha sonra müzeye armağan edeceği el emeği göz nuru bu makette üç katlı apartmanın her katını döneme uygun mobilyalarla döşeyen sanatçı, romanda geçen ağlayan çocuk portresine kadar hiçbir ayrıntıyı es geçmiyor.

Bu arada Orhan Pamuk, İstanbul Çukurcuma’da gerçeklik ve kurmaca arasında bir köprü görevi gören eşsiz bir mekân inşa ediyor ve 2012 yılında Masumiyet Müzesi romanı ile aynı adı taşıyan bir müze açıyor.
 

Ama zaten Orhan Pamuk’un kendisinin de belirttiği üzere; bu müze sonradan gelişmiş bir proje değil aksine en başından beri postmodern bir vizyonla üzerinde çalışılmış olan bu deneysel romanın bir parçası olarak hayat buluyor.
 

Orhan Pamuk ilk andan itibaren romanı müzeyi düşünerek yazıyor, müzeyi de romanı düşünerek kuruyor.
 

Yani ne müze romanın başarısı üzerine sonradan düşünülüyor, ne de roman müze fikrinden sonra metne dönüşüyor, aksine; her iki disiplin de ilk andan itibaren eş zamanlı bir şekilde birbirini besleyerek ilmek ilmek hazırlanıyor, adım adım ortaya çıkıyor ve nihayetinde birbirini tamamlıyor.

Kelimelerin eşyalara, rüyaların ve fantezilerin gerçeğe dönüştüğü; kurgusu hayali olsa bile İstanbul’daki gündelik hayatın izlerine tanıklık etmenizi sağlayacak gerçek eşyalarla dolu beş katlı bir yapı olan Masumiyet Müzesi‘nin içindeki her şey, romana konu olan ve 1970’lerin İstanbul’unda yaşanmış bu unutulmaz aşkın izlerini taşıyor, otuz yıllık bir aşkın arkasında bıraktıkları şeyleri ve bunların hissettirdikleri duyguları sergiliyor.
 

Tarihçi ve sanat eleştirmeni Simon Schama’nın “Dünyanın hiçbir yerinde eşi benzeri olmayan, en güçlü, en insani ve etkileyici çağdaş sanat yapıtı” sözleri ile önemini dile getirdiği Masumiyet Müzesi‘nin açılışından sonra Orhan Pamuk “Şeylerin Masumiyeti” adlı bir müze kataloğu hazırlıyor.
 

Şeylerin Masumiyeti‘nde Orhan Pamuk, yıllar boyunca İstanbul’un günlük hayatından çekip çıkardığı eşyaların ve resimlerin hikayesini anlatıyor.

Pamuk, İstanbul’da yaşayan herkesin hayatına giren gelip geçici eşyalara, fotoğraflara, kağıtlara, biblolara, ev ve mutfak eşyalarına bambaşka gözlerle bakarken şehir hayatının ve kültürünün üzerinde durmadığımız ayrıntılarına dikkat çekiyor.
 

Pamuk, kimini romanı yazarken, kimini daha sonra toplayarak bir araya getirdiği bu eşyaları müzesinde sergilerken, okurları ve ziyaretçileri zamanda ve mekânda melankolik bir girdap içinde bir yolculuğa çıkarıyor.

Müze açıldığı yıl Avrupa kültürüne olağanüstü katkılarından dolayı Danimarka’da Sonning Ödülü’nü alırken, 2014 yılında da Avrupa’da Yılın Müzesi ödülüne layık görülüyor.

Yasak aşkın tortuları

Masumiyet Müzesi, yalnızca bir edebiyat şaheseri ve kurgusal bir müze olmakla kalmıyor, ilerleyen zamanda yedinci sanatı da besleyen etkisiyle disiplinlerarası yolculuğuna devam ediyor.

İngiliz yönetmen Grant Gee son çektiği Patience (After Sebald) adlı filminin !f İstanbul kapsamında gerçekleşecek gösterimi için İstanbul’a geldiğinde bu şehirle ilgili bir şeyler çekmek istediğini fark ediyor.
 

Londra’ya döndüğünde bir dergide Masumiyet Müzesi ile ilgili bir yazıya denk gelip bunu detaylıca araştırınca müzeye daha gitmemiş olmasına rağmen bunun filmini çekmeye karar veriyor.

Bu vesileyle Orhan Pamuk ile tanışıyor ve birlikte düşünerek bu proje gelişmeye başlıyor.
 

Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi adlı romanının takıntılı hikayesinden alınan bir ilhamla 2015 yılında çekilen Hatıraların Masumiyeti (Innocence of Memories) adlı kurgu belgesel (docufiction) türündeki bu film de 1970’lerin İstanbul’unda gelişen, burjuvazi sınıfından Kemal ile taşra kesiminden Füsun arasında yaşanan yasak aşkın ardında bıraktığı tortulardan ibarettir.
 

Diğer taraftan film, kocasının siyasi sorunları nedeniyle Bremen’de yaşamak zorunda kalan ve ancak on iki yıl sonra İstanbul’a dönebilen Füsun’un yakın arkadaşı Ayla’nın, şehrin her yerine yapılmış yüksek binaları ve yeni siteleri arasında eskiye dönük kendi hatıralarını ararken zaman içinde hareket eden bu kırık kalplerin bilinmeyen hikayesiyle de yüzleşmesidir.
 

Romanın yayımlandığı 2008 yılında ben de artık üç yıldır yaşamakta olduğum Londra’dan yoğun bir özlem duygusuyla İstanbul’a dönüş planları yapmakta, bu çok sevdiğim şehirde her şeyi bıraktığım gibi bulma hayali içindeydim.
 

İstanbul’a büyük bir heves ve heyecanla geri döndüğümde üç yıl gibi -kimileri için- kısa denebilecek bir zaman içinde bile her şeyin hızla nasıl değiştiğini görmek, bıraktığım pek çok şeyin artık yerinde olmadığıyla yüzleşmek bende küçük çaplı bir hayal kırıklığı yaşatmıştı, ama her şeye rağmen İstanbul hala “İstanbul”du.
 

O yüzden dünya prömiyerini 72. Venedik Film Festivali bünyesinde yer alan Bağımsız Venedik Günleri bölümünde gerçekleştirmiş olan bu filmi, Türkiye’deki ilk gösterimine ev sahipliği yapan 15. !f İstanbul (2016) programında seyrettiğimde; eşyalardan hareketle şehrin büyülü kimyası, manzaraları ve aşk hikayeleri arasında seyircisini eşsiz bir yolculuğa çıkaran bu filmin ana anlatıcısı Ayla’nın şehirdeki ayak izlerinde kendi ayak izlerimi görme hali ve İstanbul’a ilk döndüğüm zamanki hislerimi bana yeniden hatırlattığı için bende yarattığı katarsisin etkisi inanılmazdı.
 

Her çalışmasında, sinema sanatının gücünü hafızalarda yer edecek görüntüler, hayaller, anlam arayışları ve kolektif hafızanın kaynaklarıyla bileştirdiği kendine has sinema diliyle kült diyebileceğimiz belgesellerde imzası olan Grant Gee’nin son adımına kadar kendisinin taşıdığı bir kamera ile adım adım dolaşarak kayıt altına aldığı günümüzün İstanbul görüntüleri ve Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi için kurguladığı roman karakterlerinin bir araya geldiği Hatıraların Masumiyeti, sonrasında da yeniden seyretme imkânı bulduğum her tekrarda bende bıraktığı bu etkisinden hiçbir şey kaybetmedi.
 

Bu yüzden, nesnel bir belgesel ile deneme tarzı dediğimiz türün inceliklerini bazı kurgusal öğelerle birleştiren bu filmi her seyredişimde pek çok yerinde hatıralarım olan bu şehrin içinde bir müzede dolaşır gibi gezinmekten alıkoyamadım kendimi.

Hayatın en mutlu anları

Okurken görmemeniz gereken bir günlüğü okuyormuş hissi veren ve bir melankolinin anatomisini çıkaran Masumiyet Müzesi romanında anlatıldığı üzere; her şey, tekstil zengini Basmacı ailesinin iyi eğitimli, otuz yaşlarındaki oğulları Kemal’in, nişanlanacağı kız Sibel’in Şanzelize Butik’in vitrininde gördüğü bir çantayı ona sürpriz yapmak üzere almak için bu dükkâna girmesiyle başlar.
 

Kemal yıllardır görmediği, uzaktan akrabası olan ve butikte tezgahtar olarak çalışan Füsun ile karşılaşıp ondan etkilenince ilerleyen günlerde onunla gizli gizli buluşmaya ve sonrasında “hayatının en mutlu anı” olarak söz edeceği, aşk oyunları ve şehvetle dolu, bir daha istese de geri gelmeyecek o çok özel günleri yaşamaya devam eder.

Ta ki kapısına kadar gelen bu aşkın, Kemal’in kendi tercihleri yüzünden bir gün onu terk edip bu anlar bir su damlası gibi avucundan kayıp gidene dek…
 

Sonrasında Kemal onda bir takıntıya dönüşen bu aşkın peşi sıra acılar çekerken teselliyi sevgilisinin dokunduğu her şeyi bir kenara koyup saklamakta buluyor ve gün be gün bir eşya toplayıcısına dönüşüyor.

Nihayetinde ona, yaşadığı acıklı aşk hikayesini ve sevgilisiyle birlikte gezdikleri 1970’lerden 1980’lerin İstanbul’unu hatırlatan her şeyi, biriktirdiği bütün o günlük hayat eşyalarını; kartpostalları, fotoğrafları, kibritleri, tuzlukları, anahtarları, elbiseleri, film parçalarını, oyuncakları romanın sonunda anlatıldığı bir müzede toplanmasını sağlıyor.
 

Gözümüzün önünden geçen ve bu aşkın trajedisine tanıklık eden pek çok eserden biri de Kemal’in bir zamanlar sevgilisinin dudaklarını süsleyen sigara koleksiyonudur.

Fetişizmin sınırlarını aşan bir saplantı sonucu, büyük, takvime benzer bir anılar tablosunda yer alan ve her biri hala anlam ve hafıza ile dolu olan bu izmaritler koleksiyonu, bu aşkın ıstırabını çok güçlü bir şekilde seyirciye aktarmayı başarıyor.
 

Nihayetinde binlerce rujlu sigara izmariti, bir küpe, bir elbise; hepsi bir ilişkinin takıntılı bir şekilde biriktirilmiş enkazına varıyor, ama bu aynı zamanda şehrin antropolojik hikayesini ve toplumdaki batılılaşma etkileri, değişen cinsiyet rolleri ve dinin önemi gibi kültürel dinamikleri de ortaya çıkarıyor.

Şehir ve ruh

Orhan Pamuk’un romanına saygıda kusur etmeyen Grant Gee’nin kamerası romandan alıntılar yapan büyüleyici bir dış ses ile bu müzenin etrafında dolaşıp kurgusal bir gecenin içinde ilerlerken film, yazarın anlattığı gibi; bu şehrin bize verdiği hüznü taşıyan tüm hayat hikayelerine ve yakın dönem Türkiye’sine tarifsiz, gizemli ancak bir o kadar da tanıdık bir yolculuğu başlatıyor.
 

Arka planı bu hikâyeye dayanan Hatıraların Masumiyeti adlı film, romanın hikayesinde olduğu gibi bu anlatının kaynağı olan eşyalara, saatlere, fincanlara, resimlere, İstanbul’da geçen eski filmlerin karelerine ve şiirsel bir şekilde seyirciye bir rüyadaymış hissi yaşatan üst üste binen görüntülerle gerçek İstanbul sokaklarına ait manzaralara dayanıyor.

Roman ve müzede olduğu gibi, bu filmin ortaya çıkmasını sağlayan İstanbul’da yapılan uzun yürüyüşler elbette çalışmanın etkisine inanılmaz bir güç veriyor.
 

Aynı zamanda film; havanın kararmasıyla birlikte İstanbul sokaklarında görünmeye başlayan ve geçimlerini gece karanlığında sağlayan taksi şoförleri, şehrin vapur hatlarında çalışan işçileri, kâğıt toplayıcıları ve köpek çeteleri ile erkeklerle dolu bir şehir portresi çiziyor.

Şehir her gece gizemli yörüngelerinde dönen görünmez atomlara benzeyen taksilerle birbirine bağlanıyor ve bu binlerce sarı araba adeta el birliğiyle şehre gizli bir anlam katıyor.
 

İstanbul’un özellikle geceleri inin cinin top oynadığı, loş ışıkların altında gölgelerin cirit attığı sokaklarındaki sessizliğini, o sokaklarda hem ürkek hem de dingin bir ruh hali ile yürüme halini film o kadar iyi yansıtıyor ki duygulanmamak elde değil.

Ayla şehrin dolambaçlı sokaklarında gezinirken karşılaştığımız boyası dökük, eski binalar, evlerin pencerelerinden süzülen ışıklar ve gecelerin bekçisi köpekler her adımda insanı hüzünlendiriyor, kederlendiriyor ve nihayetinde Orhan Pamuk’un kendisiyle yapılan bir röportajda söylediği gibi melankoli ve Türk hüznü insanın etrafını bir anda sarıveriyor.
 

On iki yıl sonra şehre yeniden alışmaya başlayan Ayla her şeyin birbirine karıştığı, eskidiği, yıprandığı bu şehrin arka sokaklarında ve mahallelerinde tek başına gezerek kendi eski anılarının izinde şehri yeniden keşfederken seyirci de onunla birlikte İstanbul’daki değişimleri gözlemleme imkânı buluyor ve Ayla gibi yeni hatıralar edinmeye başlıyor.

Kederli bir melodram

Grant Gee’nin bu filmini sınıflandırmak biraz zor; film ne tam anlamıyla gerçeklere dayalı ne de tam anlamıyla bir kurgu, dolayısıyla bu bir belgesel değil hatta Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi romanının birebir bir uyarlaması da değil.

Fakat Orhan Pamuk’un film için yazdığı; seyirciyi hipnotize eden otuz dakikalık özel bir metinle daha çok eserin spin-off bir yaklaşımla ele alındığını söyleyebileceğim romandaki Ayla karakterinin geliştirilerek bu defa onun üzerinden yaşananların daha ayrıntılı bir şekilde incelendiği film Masumiyet Müzesi romanının devamı ya da tamamlayıcısı, bir seyahatname, şiirsel bir rüya ve kısmen de belgelerin tarihsel iz düşümü gibidir.
 

Kurmaca bir belgesel için kameranın arkasına geçen Grant Gee, bir şehir senfonisi ve bir sanatçının portresi arasında gidip gelen yapısıyla seyirciye kederli bir melodramı aktarırken, bizi, adeta başımızı döndürerek edebiyattan görsel sanatlara uzanan eşsiz bir zaman yolculuğuna çıkarıyor ve aşkın derinliklerindeki anlamları aramaya hatta bu arayışta en çok da kendi tarihimizi bulmaya davet ediyor gibi görünüyor.

Ve “yalnızca eşyalara bakarak hatıralarımızı bir film görür gibi hatırlamak acaba mümkün müdür?” sorgusuyla seyircisini hüzün yüklü bir İstanbul yolculuğuna çıkaran sinema tadındaki belgesel film, geçmişten günümüze uzanan anıların izinde güçlü bir katarsis yaşatarak kıymetli bir seyir imkânı sunuyor.

Postmodern bir çalışma

Orhan Pamuk’un pek çok romanında bir karakter gibi karşımıza çıkan İstanbul; Füsun, Kemal ve Ayla gibi bu yolculuğun da önemli bir kahramanı.

Grant Gee’nin kişisel bir merakıyla başladığı bu filmin yolculuğunda gerçekle hayal ve yazarla karakterler olağanüstü bir kurguyla iç içe geçiyor, yönetmenin görüntülediği İstanbul ile Orhan Pamuk’un anlattığı İstanbul, yaşadığımız İstanbul ile ayrılmaz bir bütün haline geliyor.
 

Şehrin ve hikâyenin ruhuna uygun olarak Leyland Kirby’nin bestelediği müzikler eşliğinde, Pandora Colin’in “Ayla”, Mehmet Ergen’in “Kemal” olarak anlatıcı olduğu filmde her türlü bilgi, malzeme ve fotoğraf birer tamamlayıcı olurken, metni ve kendine özgü tekniği ile çalışma bir başyapıta dönüşüyor.

Türkiye’nin efsanevi isimlerinden Türkan Şoray ve Ara Güler de filmde kendi İstanbullarını bizimle paylaşıyor.

Gece vakti İstanbul yürüyüşleri, bazı eski film görüntüleri, müzedeki nesnelerin resimleri ve bir yazarla röportajdan nasıl bir film yapılabilir ki diye düşünen sinemacılara ve sinema tutkunlarına da emsal olabilecek bu postmodern çalışma, yazarın metinleri ve yönetmenin imgelemi ile ilham veren, entelektüel bir film olarak sinema tarihine geçmeyi başarıyor.

Masumiyet Müzesi‘nin romanını okumuş, müzesini gezmiş olanların eğer bahsi geçen semtlerde anıları da varsa bu filmden çok etkileneceklerine eminim.
 

Fakat romanı okumamış, müzeyi gezmemiş olsanız dahi insanın yüreğine işleyen bir aşk hikayesiyle harmanlanmış olan, bellek ve kimlik arasındaki silinmez bağ ile aşkın dönüştürücü gücünü ele alan bu İstanbul filmini, hele bir de romanın baş karakterlerinden Kemal gibi eşyalara, mekanlara ve anılara anlam yükleyenlerdenseniz beğenmemeniz işten değil.

Siz de hatıraların izinde İstanbul’da uzun bir yürüyüş yaparak geçmişle, hatıralarınızla ve yaşadığınız şehirle yüzleşmek istiyorsanız, bu filmi seyir listenize mutlaka almanızı tavsiye ederim.

Orhan Pamuk’un bu filmden yola çıkarak hazırladığı aynı isimli arşivlik kitabı da Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlandı.
Kitapta filmin senaryosunun ve yazar Emre Ayvaz’ın film için Orhan Pamuk’la gerçekleştirdiği söyleşinin yanı sıra Grant Gee’nin belgeselden seçtiği görüntüler de yer alıyor.

 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Haber Fora’nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

Bunu da beğenebilirsiniz

Yorum Yap