Eski Merkez Bankası Başekonomisti Prof. Dr. Kara: Kredi büyümesinde gazdan ayağımızı çekme zamanı geldi

by admin

Eski Merkez Bankası Başekonomisti Prof. Dr. Hakan Kara, “Dış açıkla oluşan kur baskısının enflasyonist süreçle birleşerek sarmala dönüşmemesi için para politikasında daha temkinli duruş ve kredilerde normalleşme gerekiyor” uyarısında bulundu. Mevcut konjonktürde işsizlik oranını değil istihdam oranına bakılması gerektiğini söyleyen Kara, “Bu şekilde bakıldığında sadece son bir yılda istihdam oranının yüzde 46’lerden yüzde 41’e indiğini görüyoruz” dedi.

Türkiye’deki işsizlik konusunda iyimser olmanın kolay olmadığını söyleyen Kara, “Öncü veriler işgücü piyasasında yakın vadede bir iyileşmeye işaret etmiyor. Aslında mevcut konjonktürde işsizlik oranını değil istihdamı izlemek lazım çünkü işgücünden hızlı çıkışlar nedeniyle resmi işsizlik oranları bilgi değerini yitirdi, bu nedenle istihdam oranına bakmak daha doğru olur. Bu şekilde bakıldığında sadece son bir yılda istihdam oranının yüzde 46’lerden yüzde 41’e indiğini görüyoruz. Özellikle uzun süredir işsiz kalanların iş bulma ümidini kaybettikleri için giderek artan şekilde işgücünden çıkmaları kaygı verici. Ayrıca kadınların işgücüne katılım oranı son on beş yıldır ilk defa aşağı yönlü bir eğilim göstererek geçen yıldan bu yana 5 puan düştü. İşgücünden çıkışları standart yöntemlerle tahmin etmek mümkün değil, farklı bir açıklamaya ihtiyaç var” ifadelerini kullandı.

“Gazdan ayağı çekme zamanı geldi”

Kara başta kamu bankaları olmak üzerine krediler ve büyüme arasındaki ilişkiye dair şunları söyledi: “Kredi genişlemesinin elbette faydaları ve riskleri var. Öncelikle fayda kısmından başlayalım. Mevcut dönemde talebin toparlanması ve nakit akışlarının desteklenmesi açısından kredi artışının genel olarak yararlı ve gerekli olduğunu söyleyebiliriz. Birçok ülke kredi talebini canlandırmayı başaramazken bizim bunu yapabilmemiz göreli bir avantajımızı yansıtmakta. Toplum olarak fırsatlara çok hızlı reaksiyon verebilen bir yapıya sahibiz. Bu da krizlerden çıkış sürecinde işimize yarıyor. Nitekim son dönemde kredi faizleri reel olarak negatife çekilince, imkânı olan birçok vatandaşımız ev ve araba almak için hızla kredi kullandı. Bu da haliyle ekonominin canlanmasına destek verdi.

Öte yandan bu süreç bazı riskleri de beraberinde getiriyor. Kredi kaynaklarını sonsuz gibi değerlendirmemek lazım. Bankalar ne kadar çok kredi verirse o kadar iyidir, bunun kamuya bir maliyeti yok gibi bir algı oluşabiliyor. Oysa fazla kredi yaratmanın da ekonomiye ve kamu bütçesine dolaylı bir maliyeti ve bununla beraber gelen riskler var. Bu maliyetleri makro ve mikro olmak üzere ikiye ayırabiliriz. Hızlı kredi genişlemesinin makro maliyeti enflasyon ve cari denge gibi göstergelerde bozulma şeklinde kendini göstermekte. Buna bağlı olarak artan ülke riskliliği ve yükselen dış borçlanma faizi topluma belli bir maliyet yüklüyor. Ayrıca kamu bankalarının kredi verme kapasitesini artırmak için sermaye enjeksiyonu yapılıyor, bu da iç borcu artırarak doğrudan bir maliyet oluşturmakta. Mikro maliyetler ise finansal istikrar ve büyüme potansiyeli ile ilişkili. Bu tür belirsizlik dönemlerinde bankalar çok hızlı kredi dağıtmak durumunda kaldığında yeterince seçici olamayabiliyor. Bu da ilerde geri dönmeyen sorunlu kredileri artırarak finansal istikrarı olumsuz etkileyebiliyor. Son olarak, çok hızlı kredi genişleme dönemlerinde fonların bir kısmı ihtiyacı olmayanlara bir kısmı da iş modeli sürdürülebilir olmayan verimsiz firmalara giderek orta-uzun vadede büyüme potansiyelini ve refahı düşürebilir.

Bütün bu faktörlerin artısını ve eksisini birlikte değerlendirdiğimizde şu sonuca varabiliriz: Covid sonrasında hızlı kredi artışı ilk planda gerekli bir politikaydı ve bir ölçüde faydalı oldu; ancak bu noktadan sonra riskleri daha fazla artırmamak için kredi büyümesinde gazdan ayağımızı çekme zamanı geldi gibi görünüyor.”

 

 

Bilkent Üniversitesi öğretim üyesi ve Merkez Bankası eski Başekonomisti Prof. Dr. Hakan Kara, yüksek enflasyon ve düşük istihdamın bir süre daha gündemde kalacağına dikkat çekti. Kara, hızlı kredi artışının döviz rezervleri ve enflasyon üzerindeki yan etkilerinin yakından takip edilmesi gereken bir döneme girildiğini vurguladı. Cumhuriyet’ten

Türkiye’deki işsizlik konusunda iyimser olmanın kolay olmadığını söyleyen Kara, “Öncü veriler işgücü piyasasında yakın vadede bir iyileşmeye işaret etmiyor. Aslında mevcut konjonktürde işsizlik oranını değil istihdamı izlemek lazım çünkü işgücünden hızlı çıkışlar nedeniyle resmi işsizlik oranları bilgi değerini yitirdi, bu nedenle istihdam oranına bakmak daha doğru olur. Bu şekilde bakıldığında sadece son bir yılda istihdam oranının yüzde 46’lerden yüzde 41’e indiğini görüyoruz. Özellikle uzun süredir işsiz kalanların iş bulma ümidini kaybettikleri için giderek artan şekilde işgücünden çıkmaları kaygı verici. Ayrıca kadınların işgücüne katılım oranı son on beş yıldır ilk defa aşağı yönlü bir eğilim göstererek geçen yıldan bu yana 5 puan düştü. İşgücünden çıkışları standart yöntemlerle tahmin etmek mümkün değil, farklı bir açıklamaya ihtiyaç var” ifadelerini kullandı.

“Gazdan ayağı çekme zamanı geldi”

Kara başta kamu bankaları olmak üzerine krediler ve büyüme arasındaki ilişkiye dair şunları söyledi: “Kredi genişlemesinin elbette faydaları ve riskleri var. Öncelikle fayda kısmından başlayalım. Mevcut dönemde talebin toparlanması ve nakit akışlarının desteklenmesi açısından kredi artışının genel olarak yararlı ve gerekli olduğunu söyleyebiliriz. Birçok ülke kredi talebini canlandırmayı başaramazken bizim bunu yapabilmemiz göreli bir avantajımızı yansıtmakta. Toplum olarak fırsatlara çok hızlı reaksiyon verebilen bir yapıya sahibiz. Bu da krizlerden çıkış sürecinde işimize yarıyor. Nitekim son dönemde kredi faizleri reel olarak negatife çekilince, imkânı olan birçok vatandaşımız ev ve araba almak için hızla kredi kullandı. Bu da haliyle ekonominin canlanmasına destek verdi.

Öte yandan bu süreç bazı riskleri de beraberinde getiriyor. Kredi kaynaklarını sonsuz gibi değerlendirmemek lazım. Bankalar ne kadar çok kredi verirse o kadar iyidir, bunun kamuya bir maliyeti yok gibi bir algı oluşabiliyor. Oysa fazla kredi yaratmanın da ekonomiye ve kamu bütçesine dolaylı bir maliyeti ve bununla beraber gelen riskler var. Bu maliyetleri makro ve mikro olmak üzere ikiye ayırabiliriz. Hızlı kredi genişlemesinin makro maliyeti enflasyon ve cari denge gibi göstergelerde bozulma şeklinde kendini göstermekte. Buna bağlı olarak artan ülke riskliliği ve yükselen dış borçlanma faizi topluma belli bir maliyet yüklüyor. Ayrıca kamu bankalarının kredi verme kapasitesini artırmak için sermaye enjeksiyonu yapılıyor, bu da iç borcu artırarak doğrudan bir maliyet oluşturmakta. Mikro maliyetler ise finansal istikrar ve büyüme potansiyeli ile ilişkili. Bu tür belirsizlik dönemlerinde bankalar çok hızlı kredi dağıtmak durumunda kaldığında yeterince seçici olamayabiliyor. Bu da ilerde geri dönmeyen sorunlu kredileri artırarak finansal istikrarı olumsuz etkileyebiliyor. Son olarak, çok hızlı kredi genişleme dönemlerinde fonların bir kısmı ihtiyacı olmayanlara bir kısmı da iş modeli sürdürülebilir olmayan verimsiz firmalara giderek orta-uzun vadede büyüme potansiyelini ve refahı düşürebilir.

Bütün bu faktörlerin artısını ve eksisini birlikte değerlendirdiğimizde şu sonuca varabiliriz: Covid sonrasında hızlı kredi artışı ilk planda gerekli bir politikaydı ve bir ölçüde faydalı oldu; ancak bu noktadan sonra riskleri daha fazla artırmamak için kredi büyümesinde gazdan ayağımızı çekme zamanı geldi gibi görünüyor.”

 

 

Bunu da beğenebilirsiniz

Yorum Yap