Ev sinemasında bu hafta: Bir kapitalistin evliliği; Yuva

by Haber Fora

Ben şahsen seyirci olarak bir filmi izlerken, kendi karakterimin günlük hayat içindeki gidişatıyla seyrettiğim karakterler arasında bir ilişki kurmaya çalışıyor ve o karakterler ile kurduğum bağın bende uyandırdığı duyguyu yakalamaya çalışıyorum.

Eğer kendi versiyonumu ekranda görmemi sağlayan bir filme denk gelirsem o yapım bana bir şekilde ayna olduğu, seçimlerim ve yaşamlarım hakkında fikir verdiği için o filmi daha bir dikkatle seyrediyorum.

Bu açıdan incelediğimde; İstanbul Film Festivali’nin Şubat Seçkisi‘nde seyrettiğim, bu hafta televizyon ekranlarında gösterime girecek olan Yuva (The Nest) adlı film de birçok aileyi ilgilendiren geçerli bir noktaya değinerek; bir noktada maddi kayıplar ortaya çıktığında ve kemer sıkma politikası söz konusu olduğunda kendimizi ve ailemizi çıkmaz sokaklara sürüklemeyi bırakmanız gerektiğini söylüyorsa da seyircinin tam anlamıyla bu mesajı içselleştirebilmesi için bu filmin biraz daha fazlasını yapmaya ihtiyacı var gibi görünüyor.

Bir kapitalistin evliliği; Yuva

Yönetmen: Sean Durkin / Oyuncular: Jude Law, Carrie Coon, Oona Roche, Charlie Shotwell, Tanya Allen, Tattiawna Jones, Marcus Cornwall, Wendy Crewson, Michael Culkin, Adeel Akhtar, Annabel Leventon, Peter Hamilton Dyer, Bamshad Abedi-Amin, Oliver Gatz, Christian Jenner, Stuart McQuarrie, Anne Reid, Francesco Piacentini-Smith, Charlie Shaw, Polly Allen, Gunnar Cauthery, Kaisa Hammarlund, Andrei Alén, Alexandra Moloney, James Craze, James Nelson-Joyce, Tornado, David Flanagan, Aimee Lenihan, Kylie Lenihan, Bernardo Santos, Jordynn Scott, Abby Stretch, Tommy Gene Surridge, Peter Trevor / Süre: 107 dakika
 

beIN MOVIES PREMIERE’de 21 Mart’tan itibaren gösterime girecek olan Sean Durkin’in yazıp yönettiği The Nest adlı bu film; bir girişimci olan Rory O’Hara’nın, Amerikalı eşi ve çocuklarını kendi anavatanı İngiltere’ye dönmeye ikna etmesini ve ailenin burada yeni bir başlangıç yapmaya çalıştığı sırada yaşananları anlatıyor.
 

Bu, bir evliliğin ve bir ailenin gerginliklerini anlatan yetişkinlere yönelik bir drama, ancak yine de benim dünyamda pek yankı uyandırmadı, çünkü bana göre film zenginlik ve statü peşinde koşan bir kapitalist hakkında söylenecek ilginç pek bir şey hikayesinde barındırmıyor.

Sean Durkin’in nihayetinde bize göstermek istediği şey başarısız bir evliliğin etrafındaki insanlar üzerindeki etkisiyse de bunu ilginç kılabilmek için herhangi bir sebep verme konusunda yetersiz kalıyor.

Statü peşinde koşan bir kapitalist

Filmin kahramanı, 1980’lerde bir New York finans şirketinde oldukça başarılı anlaşmalar yapan Rory O’Hara’dır; binicilik dersleri veren başarılı bir binici olan karısı Allison, çocukları Sam ve Benjamin ile görünüşte güzel bir hayatı vardır.
 

Ancak emtia komisyoncusu olan Rory, Amerika’da kurduğu işini bireysel tutkuları nedeniyle sürdüremeyen son derece hırslı bir girişimcidir ki bu hırsı günün birinde bazı kapıları kapatırken diğer tarafta başka kapıları açar ve ona kendi anavatanında oldukça itibarlı ve bol paralı bir iş teklifi getirir.

Bu fırsatı kaçırmak istemeyen Rory’nin tek yapması gereken Amerikalı eşini ve çocuklarını banliyödeki rahat denebilecek yaşamlarından vazgeçirip İngiltere’ye taşınmaya ikna etmektir.
 

Rory, çiftlikte kendi uğraşlarıyla meşgul olan karısı Allison’a eski Londralı işvereni Arthur Davis’in firmasına geri dönmesi için kendisiyle iletişime geçtiğini söylediğinde, Allison yurt dışına taşınma fikrinden pek memnun olmaz.

Kocası ona bunun çok daha fazla para anlamına gelecek harika bir fırsat olduğunu söylese de tüm köprüleri yakarak bu kararı onaylamak, banliyödeki küçük bir çiftlikte hayatlarını sürdüren Allison ile çocukları için elbette pek kolay değildir.
 

Rory’nin kendi ülkesindeki küreselleşme beklentileri doğrultusunda pazar dinamiklerini kullanarak işindeki amaçlarını gerçekleştirme hedefi bir at eğitmeni olan karısı için başlı başına bir saçmalıktır ve Allison aslında bu zamana kadar çok fazla yer değiştirdiklerinden artık bir daha hareket etmemek üzere yerleştikleri bu yerden köklerini sökmek istemiyordur.
 

Ayrıca Allison’a göre bu hamle için doğru bir zaman da değildir; zaman zordur, ama bunun nedeni ekonomilerinin iyi olmaması değil, aksine 1980’lerde ABD Başkanı Ronald Reagan tarafından desteklenen ekonomi politikaları sayesinde kendilerini seçkinler sınıfında konumlandırmışlardır, ancak esas sıkıntı Rory’nin imkanlarının çok ötesinde bir harcama alışkanlığının olmasıdır.
 

Zira bu iş fırsatı için imza atmış olan Rory, karısının çekincelerine rağmen onun düşüncelerini doğrularcasına dört kişilik ailesi için yüzyıllık bir devasa malikaneyi zamanla tadilat etmek üzere çoktan satın almıştır.

Burada Allison’ın yeniden at yetiştirebilmesi ve ahır yapılabilmesi için yeterli alan da vardır, ancak kısa bir süre sonra bu yeni başlangıç, evliliklerinin altındaki bazı bastırılmış duyguları ve sırları ortaya çıkaracaktır.

Kocasını aldığı bu kararda gönülsüzce destekleyen Allison ile Rory nihayetinde hayatlarındaki tüm sorunlarla yüzleşmek durumunda kalacaklardır.
 

Soğuk hesaplaşma

Amerika’da arka bahçesinde havuzu olan güzel bir çiftlik evinden İngiltere’de hiçliğin ortasında, kısmen harabe ve mobilyasız bir malikaneye taşınan O’Hara ailesi buradaki yeni hayatlarına alışmaya çalışırken Rory, iyi bildiğini iddia ettiği işini yapmak yerine çevresindekilere “başarılı görünmek” için daha fazla zaman harcamaya başlar.
 

Çünkü Rory aslında olağanüstü bir satıcıdır ve kendisi de bir üründür; kendini çevresine ustalıkla satar, ancak ne yazık ki bu ürünün içi koftur.

Rory iş arkadaşları ile dışarı çıktığında, pahalı öğle yemeklerinde tüm hesabı üstlenir; bir partide sosyalleşirken New York’ta var olmayan bir çatı katı (penthouse) ile övünür; bir iş yemeğindeyken potansiyel müşterilerine Anthony Hopkins’in kapalı gişe oynadığı bir oyun için bilet bulma taahhüdünde bulunur.
 

Ama gerçek şudur ki Rory çevresine verdiği güvene rağmen aslında köprüden geçene kadar ayıya dayı diyen bir yalancıdır ve onun banka hesabında bu söylediklerini gerçekleştirebilmesini sağlayacak hemen hemen hiçbir şey yoktur.

Onun kendisini konumlandırdığı lüks hayatı idame ettirebilmek için oynadığı bu kariyer kumarı dışında gerçek anlamda başka bir planı da yoktur.
 

Rory’nin ofis sahnelerinde ve iş toplantılarında bir miktar finansal jargonlar havada uçuşur, ancak asıl eylem Allison’ın banka hesapları her geçen gün erirken işleri bir arada tutmakta zorlandığı malikanede gerçekleşir.

Ailenin mali durumu kötüleştikçe Allison para kazanmak için yakındaki bir çiftlikte çalışmak için bir işe girer.

Ve tabii ki çocuklar da bu süre içinde bazı sorunlarla karşılaşır: Benjamin gitgide daha çok içine kapanır ve Sam sorunlu bir toplulukta varoluş mücadelesine girer.
 

İngiltere’ye gelmeden önce ailesine bahsettiği bu kaçırılmaması gereken büyük fırsatla ilgili umutları olmasına rağmen nihayetinde Rory’nin giriştiği bu iş bir noktada berbat olur ve bunun sonucunda çıkan finansal stres zamanla kaldıkları bu malikanenin her tarafında yankılanmaya başlar.
 

Rory’nin tüm olumsuz özelliklerinin farkında olan karısı onu sakinleştirmek ve durumu yönetmek için elinden geleni yapıyorsa da sonunda bu malikane, çaresiz kalan Allison’ın umutsuzca feryat edebileceği mükemmel bir boşluğa dönüşür.

İngiltere’deki bu macerasında bir kez daha korkunç bir iş adamı olduğunu kanıtlayan Rory ile Allison arasında soğuk bir hesaplaşma başlarken ikilinin evlilikleri de yokuş aşağı doğru hızla ilerlemeye başlar.
 

Gizemli, gergin ama tatmin edici değil

Muhteşem hayatları ve gayrimenkul varlığıyla çok fazla övünen insanların hezeyanları ilginizi çekiyor ve mantıklı olay örgüleri benim için önemli değil diyorsanız bu film sizi bir ölçüde içine çekebilir, çünkü prodüksiyon tasarımı ve sinematografisi ile gayet güzel görünüyor ama karakterler ve hikâye bu atmosferde oldukça yapay ve sönük kalıyor.
 

Dolayısıyla eğer bir noktadan sonra hikâyenin durağanlıktan çıkarak biraz daha heyecan verici bir şeye dönüşmesini bekleyenlerdenseniz bir salyangoz hızında ilerleyen bu filmden uzak durun, çünkü bir dereceye kadar gizemli ve gergin olay örgüsü olmasına rağmen film tatmin edici bir yere bir türlü ulaşamıyor.

Bu süreye kadar filmin gerçekte ne hakkında olduğunu açıklamasını bekliyorsunuz ama ne yazık ki sadece beklediğinizle kalıyorsunuz.
 

Aslında belirsizliğin kendisi bir sorun değil, hatta filmlerde yorumu seyirciye bırakan filmleri çoğu zaman severim, ancak buradaki sıkıntı filmin bir katarsis yaşatamayışıdır; hikâye ilerliyor, yükseliyor ve sonra tüm duyguları serbest bırakmak yerine bir şekilde öylece olduğu yerde kalıyor.

Üstelik Jude Law, sinemadaki en çekici oyunculardan biri olmasına karşın film, başrolündeki bu oyuncuyla ilginç bir şey yapmak pek istemiyor.
 

Bu filmdeki sorunun bir kısmı, “bana göre” filmin ele aldığı konunun yeterli düzeyde ilgi çekici veya şaşırtıcı olmamasıdır.

Yönetmenin bu özenli çabasını baltalayan diğer bir sorun ise; filmin, kibrin sebep olduğu sonuçları ele alış biçiminden kaynaklanıyor, film bir korku filmine benziyor, döşeme tahtalarının ve duvarların arkasında bazı kötü niyetli kuvvetlerin varlığını ima ederek sinirleri geriyor ve insanı bir beklenti içine sokuyor ama garip bir şekilde bunun bir korku filmi olmadığı ortaya çıkıyor.
 

Durkin; 80’lerin ortalarında statü bilincinin ağırlığı altında çökmekte olan bir evliliğin hikayesini anlatmak için tür filmlerine doğru sırtını yaslıyor ve Rory’nin güvensizliklerini ortaya çıkarmaya çalışırken, aynı zamanda onun kendine zarar veren eylemlerinin diğer aile bireylerini nasıl etkilediğine de gizemli bir bakış atıyor.
 

Uğursuz bir enerjinin çevrelediği bir perili ev havasına sahip malikanelerinde ailenin hayatındaki her şey yavaş yavaş parçalanmaya başladığında hiç kimsenin işleri nasıl düzelteceğine dair bir fikri de yok gibi görünüyor.
 

İşine olan tutkusu, statüye olan kana susamışlığı ve zaman zaman tekinsiz görünen ruh halini göz önüne aldığımda ben şahsen film boyunca Rory’nin Amerikan sapığı tarzında bir seri katile dönüşeceğini bekleyerek geçirdiysem de film böylesi bir şeye dönüşmüyor.
 

Zayıf ve ürkünç görünümlü bu malikaneyi korkutucu yapan, belli belirsiz ortaya çıkan sesler ya da kendi kendine açılan kapılar değil; aile bireylerinin birbirine söylediği yalanlar ve özellikle felaketle sonuçlanan bir iş yemeğinin ardından gelen kavgalar oluyor.
 

Ve tüyler ürperten bu malikanede esen uğursuz hava; konağın, zebanilerin çıkmak için can attığı antik mezarların üzerine kurulmuş olmasından değil, fütursuzca ortaya çıkarılan cüzdanlar nedeniyle hızla boşalan banka hesaplarının üzerinde esen yellerden ve ağzı açılmış bu keseleri doldurmaya çalışırken çekilen streslerin korkutucu çığlıklarından kaynaklanıyor.
 

Nihayetinde Durkin, bu melodramik hikâyeyi geliştirmek ve onu etkileyici bir şekilde anlatmak yerine üslup ve atmosfere ağırlık vermiş gibi duruyor ve güçlü performanslara, özenli film yapımcılığına rağmen film çökmekte olan bir aileye oldukça sessiz bir bakış atmanın ötesine geçemiyor.
 

Neticede kara komedi ile korku arasında sıkışmış bu iç karartıcı ahlak masalı belli bir bakışı hak ediyor, ancak daha farklı ve akılda kalıcı bir şey olma fırsatını ne yazık ki elinden kaçırıyor.

Ama bende bıraktığı bu etkiden farklı bir şekilde bu filmden çok keyif alanlar da var, bu yüzden siz yine de vakit bulduğunuzda filme bir şans verebilir, hatta sonrasında isterseniz ne düşündüğünüzü benimle paylaşabilirsiniz.

Haftanın diğer filmleri

Bir Su Hikayesi
 

National Geographic’in Finish iş birliğiyle ekrana getireceği; tüm dünyayı etkisi altına alacağı öngörülen su kıtlığını konu alan Bir Su Hikayesi adlı bu belgesel, aynı zamanda Dünya Su Günü olan 22 Mart’ta saat 21.00’de National Geographic ekranlarında izleyiciyle buluşmaya hazırlanıyor.

Çekimleri İstanbul, Londra ve Cape Town’da gerçekleştirilen, National Geographic’in bu yeni belgeseli; iklim değişikliği, nüfus yoğunluğu ve doğal kaynakların tüketimi sonucu yıpranan su kaynakları ve ortaya çıkan kuraklık gibi etkenler sebebiyle dünya genelini etkileyecek olan su krizini bütün yönleriyle ele alıyor.

Belgesel ve senaryolu anlatımı bir araya getiren yapımda, üç büyük metropolde su kıtlığının sebepleri ve farklı coğrafyalardan bilinçli su tüketimine dair çözüm önerileri; Meteorolog Bünyamin Sürmeli, Prof. Dr. Kerim Altuğ, Çevre Aktivisti Özge Doruk, Türkiye Su Enstitüsü (SUEN) Proje Koordinatörü Dr. Aslıhan Kerç ve Kokopelli Şehirde Kurucu Ortağı Elif Çatıkkaş gibi aktivist ve uzmanlar tarafından paylaşılıyor.

Yapımda belgesel çekimlerinin yanı sıra Birleşmiş Milletler’in tahminlerinden yola çıkarak yaratılan senaryolu bir gelecek hikayesi de yer alıyor; suyun ve insanlığın geleceğine dair öngörülen distopik senaryo, bir baba-kız yolculuğu üzerinden aktarılıyor.

National Geographic, Türkiye’nin “25 Litre” ve “25 Litre: Suyun Peşinde” gibi ses getiren lokal yapımlarıyla ülkemizde önemli bir gündem maddesi olan su farkındalığı, özellikle 25 Litre belgeselinin dünya çapındaki yayınlarıyla küresel çapta da dikkat çekmişti.

Şimdi de fikir aşamasından yapımına kadar Türkiye’den doğan “Bir Su Hikayesi” belgeseli birçok ülkeyi kapsayan dev bir uluslararası projeye dönüşüyor ve ülkemizde başlayan bir hareket tüm dünyada ses getirecek boyuta ulaşıyor.

Belgeselin A.B.D., İtalya, İngiltere, Almanya, Avusturalya, Fransa, Hollanda, İspanya, Portekiz gibi dünyanın dört bir yanındaki farklı ülkelerde de yayına girmesi planlanıyor.

Ödüllü yönetmenlerden nefes kesen belgeselleri, dünyaca ünlü oyuncuların rol aldığı kaliteli yapımları ve ses getiren lokal prodüksiyonları Türk izleyicisi ile buluşturan National Geographic’i Digiturk, D-Smart, KabloTV, Tivibu ve Vodafone TV platformlarından izleyebilirsiniz.

Denizlerdeki Komplo

Yönetmen: Ali Tabrizi / Oyuncular: Paul Watson, Ali Tabrizi, Sylvia Earle, Paul de Gelder, Michael Greger, Richard O’Barry, Dianna Cohen, Richard Oppenlander, George Monbiot, Peter Hammarstedt, Lucy Tabrizi, Michael Klaper, Maria-Jose Cornax, Jonathan Balcombe, Christina Hicks, Lori Marino, Karmenu Vella, Callum Roberts, Jackie Nunez, Jens Mortan Rasmussen, Steve Trent, Don Staniford, Cyrill Gutsch, Gary Stokes, Corin Smith, Lamya Essemlali, Joseph F. Johnson, Stefano Tricanico, Mark J. Palmer, Alistair Allan, Tamara Arenovich, Jane Hightower, Dominique Barnes / Süre: 89 dakika
 

Netflix’in Bilim ve Doğa Belgeselleri kuşağında 24 Mart’ta gösterime girmesi beklenen Seaspiracy; küresel balıkçılık sektörünü masaya yatırarak sürdürülebilir balıkçılık kavramını sorgulayan ve insan aktivitelerinin çevre üzerindeki yıkıcı etkisini gözler önüne seren bir belgesel.

Çığır açan belgesel Cowspiracy’nin ortak yaratıcısının imzasını taşıyan Seaspiracy: Denizlerdeki Komplo, insan davranışlarının okyanuslarımız üzerindeki yıkıcı etkilerine bir bakış sunuyor.

Cowspiracy’nin bıraktığı yerden devam eden bu belgesel, endişe verici olmalarına rağmen pek bilinmeyen bu çevresel etkilere dair gerçekleri gözler önüne seriyor.

Okyanuslardaki yaşama hayranlık duyan ve büyük sevgi duyduğu okyanuslar hakkında keyifli bir film çekmek için yola çıkan yönetmen Ali Tabrizi, kendini insanların hassas denizlere verdiği zararı incelerken bulur; insanların deniz canlılarına verdiği zararı araştırırken küresel boyutta korkunç bir yolsuzluğu ortaya çıkarır.

Su kirliliğine yol açan plastik maddeler ve balıkçılık malzemeleri, trol avcılığının ve hedeflenmeyen avın yol açtığı onarılmaz hasar ve yasa dışı balıkçılık ile yıkıcı avlanma uygulamaları nedeniyle insanlar, deniz yaşamına ve dolayısıyla tüm gezegene büyük zarar vermektedir.

Tabrizi’nin sonuçta ortaya çıkardığı gerçek, sadece sürdürülebilir balıkçılıkla ilişkili kavramlara meydan okumakla kalmayarak okyanus yaşamının mucizelerine, gezegenin geleceğine ve bu gezegendeki yerimize önem veren herkesi şoke edecek türdedir.

Felakete Neden Olan Kadın

Yönetmen: Deon Taylor / Oyuncular: Hilary Swank, Michael Ealy, Mike Colter, Damaris Lewis, Tyrin Turner, Danny Pino, Geoffrey Owens, David Hoflin, Sam Daly, Lance Stephenson, Chic Daniel, Stephen O’Mahoney, Lexa Gluck, Oakley Bull, Ian Stanley, Sasha Golberg, Stephanie Elam, Hajin Cho, Ashley LaRae, Johann Sebastian, Kali Hawk, Compton Menace, Denise Dowse, Marina Freeman, David Anderson, Tristan Henry, María Birta, Dallas Chandler, Juliana Donald, Rasneet Kaur, Danielle Krett, Ryan Colt Levy, Jamaal Lewis, Sabina Mach, Marine Madesclaire, Lidia Pearl, Filipp Revega, Kirill Revega, Joshua Nylan Tanner, Kerry Westcott / Süre: 102 dakika
 

Netflix’in Gerilim Filmleri kuşağında bu hafta gösterime girmesi beklenen Fatale adlı film; kadın bir dedektif tarafından bir cinayet planına dahil edilen evli bir adamın hikayesini konu ediyor.

Hayatının neredeyse büyük bir çoğunluğunu hep istediği başarıyı yakalamak için çalışarak geçiren Derrick, bu hırsı yüzden karısından zamanla uzaklaşırken artık evliliğinin devam edip edemeyeceğinden emin değildir.

Oldukça dalgın zamanlardan geçmekte olan Derrick, Rafe adındaki arkadaşı ve iş ortağıyla beraber Las Vegas’a gidip eğlenme fikrini kabul eder ve orada Valerie adında bir kadınla tanışır.

Sohbetleri gittikçe samimi bir hal alan ve birbirine yakınlaşan ikilinin ilişkisi otel odasında geçirecekleri bir geceye kadar uzanır.

Derrick, evli olduğunu saklayarak birlikte olduğu bu kadının daha sonra maruz kaldığı garip bir soruşturma sonunda bir polis dedektifi olduğu gerçeğini öğrenince, mükemmel denilebilecek hayatı yavaş yavaş dağılmaya başlar.

Gizemli ve kurnaz dedektif, tek gecelik ilişki yaşadığı bu iş adamını manipüle ederek bir cinayet planına dahil eder.

Kendisini bir anda büyük bir kâbusun içinde bulan adam dağılan parçaları bir araya getirmeye çalışarak hem uğruna çok çalıştığı başarılarla dolu olan itibarını korumak hem içine düştüğü sorundan kurtulmak hem de evliliğini kurtarabilmek için zorlu bir mücadeleye girişir.

Filmin başrollerinden olan Dedektif Valerie Quinlan karakterini Oscar ödüllü Hilary Swank, Derrick karakterini ise Altın Küre ödüllü Michael Ealy canlandırmaktadır.

Jiu Jitsu

Yönetmen: Dimitri Logothetis / Oyuncular: Alain Moussi, Nicolas Cage, Raymond Pinharry, Mary Makariou, Tommy Walker, John D. Hickman, Eddie Steeples, Rick Yune, Marie Avgeropoulos, Philip Kkalas, Tony Jaa, Frank Grillo, Marrese Crump, JuJu Chan Szeto, Ryan Tarran, June Sasitorn, Dan Rizzuto, Rigan Machado, Jack Kingsley, Alexandros Photiades, Andreas Masouris, Andreas Kentis, Pavlos Miltiadous, Evangelos Iordanou, Orestis Vasiliou, Harris Papanikolaou, Neophytos Spyrides, Constantinos Michaelides, Andreas Ioannou, Rafael Papanikolaou, Alexander Michaelsson, Petros Dimitriadis, Eleonora Vasileiou, Marianna Neophytou, Christian Lauren Jocson, Michael Jeff Socratous, Jamis Jamshed Djurakulov, Antonis Antoniou / Süre: 102 dakika
 

Jake, uyandığında kendini bir Amerikan askeri üssünde bulur; yaralanmıştır ve başına aldığı darbeyle hafızasını kaybetmiştir, kim olduğunu ya da neden yaralandığını da hatırlamamaktadır.

Onu sorguya çeken istihbarattan Myra ise onun bir ajan olduğunu ve civardaki plütonyum rezervleri için orada olduğunu düşünmektedir fakat onu sorguladıktan sonra fikri değişir.

Üssün içinde yürürlerken askerler silahsız bir adamın saldırısıyla karşılaşır; adam çok iyi dövüşerek etrafındaki askerleri etkisiz hale getirir ve Jake’i kurtarır, yeterince uzaklaştıklarında Jake, adamın yalnız olmadığını ve bir ekibi olduğunu görür.

Bu grup Jake’i tanıyordur ve kendisine neden onları terk ettiğini soruyordur ama Jake’in bu sorulara verebilecek hiçbir cevabı yoktur.

Grupla beraber yola devam ederlerken görünmez bir şey tarafından saldırıya uğrarlar; Jake, çok hızlı hareket eden ve görünmeyen bu şeyin sonradan uzaydan, başka bir gezegenden gelen bir yaratık olduğunu öğrenir.

Hafızası henüz geri gelmemiş olan Jake, Wylie ile tanıştırılır; Wylie, tuhaf hareketleri olan değişik bir adamdır ve Jake’e, Jiu Jitsu ile ilgili bilmediği şeyleri ve aslında kim olduğunu anlatır.

Söylediklerine göre Jake, bu uzaydan gelen yaratıkla dövüşmek için yıllardır hazırlanan grubun bir üyesidir ve vakitleri de kısıtlıdır!

Netflix’in Aksiyon Filmleri kuşağında bu hafta gösterime girmesi beklenen Jiu Jitsu adlı bu filmde; her altı yılda bir, Jiu Jitsu konusunda uzmanlaşmış eski bir savaşçı grubu uzaylı istilacılar ile karşı karşıya kalır, ancak ünlü bir savaş kahramanı ve Jiu Jitsu ustası olan Jake Barnes, işgalcilerin yılmaz lideri Brax ile yüzleşmeyi reddettiğinde, insanlığın geleceği tehlike altına girer.

Yaralı ve hafıza kaybı yaşayan Jake’e bir Jiu Jitsu ekibi eski gücüne kavuşması için yardım eder, artık insanlığın kaderini onlar belirleyecektir.

İnternet veri tabanlarındaki puanı çok düşük bu filmi ben nedense çok sevdim; bir bilgisayar oyunundaymışçasına tasvirlediği karakterleri ve atmosferi bence gayet iyi, Mortal Kombat ya da Street Fighter’ın modern versiyonu ya da 80-90’ların dövüş filmleri gibi…

Patron Kim?

Yönetmen: Chinaza Onuzo / Oyuncular: Funke Akindele, Blossom Chukwujekwu, Sharon Ooja, Ini Dima Okojie, Segun Arinze, Beverly Osu, Tayo Faniran / Süre: 105 dakika
 

Netflix’in Nijerya Yapımı Romantik Komediler kuşağında bu hafta gösterime girmesi beklenen Who’s the Boss? adlı bu film; bir reklam ajansının sahibi olan Hauwa’nin hikayesini anlatıyor.

Hauwa memnun edilmesi zor ve çivi gibi sert bir patrondur ve ajansın en çalışkan personeli olmasına karşın bir türlü hak ettiği değeri göremeyen Liah’ya da sürekli işte eziyet ediyordur.

Liah bir gün ajansına büyük bir anlaşma kazandırdığında patronunun bunu öğrenmesini engellemek için yeni bir patron icat etmek zorunda kalır.

Terfi etme şansını sabote eden doyumsuz patronu yüzünden kariyerinin kontrolünü eline almaya çalışan Liah bu ajansta yükselemeyeceğini anlayınca sonunda âşık olduğu bir playboy olan Lekan’ın da yardımıyla bu anlaşmaya imza atan yeni bir reklam yöneticisi olarak yaratıcı çalışmalarını sürdürmek için gizlice start-up projesi geliştirir.

Start-up’ı kazançlı bir sözleşme kazanınca dünyası da değişen Liah artık dikkatleri üzerine çekmiştir ancak bu konuda her geçen gün daha da başarılı hale geldikçe ve patronunu bu durumu öğrenmekten uzak tutmaya çalıştıkça işler nihayetinde onun için kötüleşecektir.

Doğal olmayan seslendirmesine ve yankılanan oda ses dalgalarına rağmen, Who’s the Boss bir düzeyde seyircisini eğlendirecek filmlerdendir.

Sihir Gizli Servisi

Yönetmen: Aleksey Tsitsilin / Oyuncular: Nicholas Corda, Alyson Leigh Rosenfeld, Courtney Shaw, Sylvana Joyce, Erica Schroeder, Georgette Timoney, Mary O’Brady, Marc Thompson / Süre: 103 dakika
 

Netflix’in Aile Komedileri kuşağında 25 Mart’ta gösterime girmesi beklenen, Grimm Kardeşler imzalı klasik peri masalının modern zamanlarda geçen Secret Magic Control Agency adlı bu fantastik uyarlamasında; masallardan tanıdığımız Hansel ile Gretel artık birer gizli ajandır ve kayıp bir kralı bulmakla görevlendirilen ikilinin sihre, kıvrak zekâya ve takım çalışmasına ihtiyacı olacaktır.

Sihir Gizli Servisi’nin Müdürü Ajan Üvey Anne, Hansel ve Gretel ikilisini günün birinde birlikte çalışmak zorunda kalacakları bir işle görevlendirir, ama gerçek şudur ki bu ikili aslında normal zamanda bile birbirlerine katlanamıyordur.

Bu görevle birlikte sarayından büyü kullanılarak kaçırılan kralın izini sürmeye başlayan ikili krallığın kaderini kurtarmaya çalışırken başlarına gelen türlü sorunları da çözmeleri gerekecektir.

Yarımada

Yönetmen: Sang-ho Yeon / Oyuncular: Dong-won Gang, Lee Jung-hyun, Re Lee, Hae-hyo Kwon, Min-Jae Kim, Kyo-hwan Koo, Do-yoon Kim, Ye-Won Lee, Daniel Joey Albright, Si-Won Cha, Pierce Conran, Terri Doty, Geoffrey Giuliano, Christopher Gordon, Yeon-hee Hwang, Tae-joon Kim, Kim Kyu-Baek, Milan-Devi LaBrey, John D. Michaels, Bella Rahim, Jang So-Yeon, Nazeeh Tarsha, Moon Woo-Jin / Süre: 116 dakika
 

beIN CONNECT’in bu hafta Aksiyon Filmleri kuşağında gösterime giren Peninsula (Train to Busan 2); 2016 yılında gösterime giren zombi filminde yaşananların dört yıl sonrasını konu ediyor.

Busan’a doğru giden bir trende insanlara saldıran zombilerin, ülkeyi istilasından dört yıl sonrasını kadrajına alan bu devam filmi, Kore’yi saran zombi istilasından çıkmayı başaran bir askerin, yüklü miktarda parayı getirmek için istilanın merkezine doğru çıktığı zorlu görevde, enfekte olmadan hayatta kalanlarla tanışmasıyla birlikte gelişen olayları anlatıyor.

Zombilerin istilası sonrasında Kore Yarımadası harap haldedir. Buradan kurtulmayı başaran eski bir asker, istilanın merkezine geri dönmekle görevlendirilir.

Amacı, adada kalmış bir kamyonetin içindeki parayı alarak geri dönebilmektir ki eğer bunu başarabilirse onunla birlikte geri dönen herkesi iki buçuk milyon dolarlık bir ödül bekliyordur.

Yüklü miktardaki parayı istilanın merkezine götürmekle görevlendirilen asker, vakit kaybetmeden yola koyulur.
Asker burada umulmadık bir şekilde enfekte olmadan hayatta kalmayı başaran insanlarla karşılaşır.

Hayatta kalmak için zorlu bir mücadelenin içine giren insanlar için sıkışıp kaldıkları yerden kurtulmak ve bu kıyametten kaçmak düşündükleri kadar kolay olmayacaktır.

Flashback

Vakti zamanında kimi festivallerde, kimi sinemalarda kimi de ev videosu ve televizyon ekranlarında seyirciyle buluşan ama şimdi hem çevrim içi platformlarda hem de televizyon kanallarında bu hafta yeniden gösterime girecek olan 2020 öncesinde çekilmiş diğer filmleri sizin için derledim.

beIN CONNECT

Türkiye’nin lider ödemeli televizyon sistemi Digitürk’ün dijital içerik platformu beIN CONNECT; mart ayında da çok sevilen, popüler diziler ve gişede büyük sükse yapan filmlerle izleyicilerini mest ederken pandemi nedeniyle vizyona giremeyen filmleri de kütüphanesine eklemeye devam ediyor.

Uluslararası festivallerde yarışan filmlerden en yeni gişe rekortmeni filmlere kadar geniş film kütüphanesi ile fark yaratan beIN CONNECT’in bu hafta öne çıkan filmleri şöyle;

FilmBox

Uluslararası medya kuruluşu SPI International bünyesinde yer alan önde gelen film ve dizi kanalı FilmBox, etkileyici öyküleri, dünya yıldızları ile buluşturan sinema filmleriyle ekranları heyecan ve eğlenceyle aydınlatmaya devam ediyor.

Kütüphanesine eklediği birbirinden güzel yapımlarla dikkat çeken platformun bu hafta farklı kategorilerde öne çıkan filmleri ise şöyle;

Netflix

“Birbirimize sadece bir hikâye uzaklığındayız” sloganıyla dünyada 30’u aşkın dilde, 190’dan fazla ülkede, 204 milyonu aşkın ücretli kullanıcısına, favorisi hâline gelecek bir sonraki hikâyeyi bulmalarına yardımcı olmak için farklı türlerde diziler, belgeseller ve sinema filmlerini sunan Netflix, yeni yapımları ile çemberi genişleterek büyümesini sürdürüyor.

Pandemi sebebiyle ekran başında uzun saatler geçirdiğimiz şu günlerde dünyanın en popüler dijital içerik platformuna dönüşen Netflix birbirinden ünlü isimlerin yer aldığı yapımlarıyla hayatımızı renklendirip evde sinema keyfini sürdürmemizi sağlamaya hız kesmeden devam ediyor.

Netflix’e ilginin hayli yüksek olduğu şu sıralar seyredebileceğiniz, mart ayının sonlarına yaklaştığımız bu hafta platforma giriş yapan filmler şöyle;

PuhuTV

Doğuş Holding çatısı altında kurulan ve “Sen Nasıl İzlersen” sloganıyla faaliyetlerini sürdüren PuhuTV; bilgisayar, mobil cihazlar ve akıllı televizyonlar üzerinden erişilebilen uygulama yayınlarının yanı sıra film, dizi, çocuk türlerinde yerli ve yabancı içerikler sunmaya devam ediyor.

İnternet üzerinden hizmet veren bir medya sağlayıcısı olan PuhuTV’nin Türk filmleri için ayrılmış zengin kütüphanesinde, farklı kategorilerde bu hafta öne çıkan bazı filmleri şöyle;

Tivibu

Türkiye’nin dijital dönüşümüne liderlik eden Türk Telekom’un dijital televizyon platformu Tivibu, izlenme rekorları kıran filmleri, belgeselleri, dizileri ve çocuklara yönelik farklı türlerdeki yerli ve yabancı yapımlarıyla her yaştan izleyiciye hitap etmeyi sürdürüyor.

Mart ayının sonlarına yaklaştığımız bu hafta Tivibu’nun yayın akışında ekranlara gelecek filmler şöyle;

TRT 1 & TRT 2

Diziler, belgeseller, çizgi filmler ve özel gösterimlerle dolu yayın kuşağıyla seyircisine ulaşan TRT’nin en çok izlenen kültür sanat kanalları mart ayı boyunca izleyenlerine sinema şöleni yaşatmaya devam ediyor.

Her akşam ödüllü ve prestijli filmleri sinemaseverlerle buluşturan ve birbirinden değerli yapımları ekrana getiren TRT 1 ve TRT 2’nin aralarında televizyonda ilk kez izleyiciyle buluşacak filmlerin de yer aldığı bu haftaki film gösterimleri şöyle;

Festival ajandası

17. Akbank Kısa Film Festivali başlıyor

Sinemanın önemli bir referans noktası haline gelen Akbank Kısa Film Festivali, sinema sanatı için kısa filmin öncü rolünün bilinciyle, bu alanda bir platform oluşturmak üzere 22 Mart-1 Nisan tarihleri arasında 17’nci kez düzenlenecek.

Festivalde tüm etkinlikler sinemaseverlerle çevrim içi olarak buluşacak.

71 ülkeden toplam 2.048 kısa filmin başvurduğu Akbank Kısa Film Festivali, “Festival Kısaları”, “Dünyadan Kısalar”, “Kısadan Uzuna”, “Deneyimler”, “Belgesel Sinema”, “Perspektif”, “Özel Gösterim” ve “Forum” bölümlerinden oluşuyor.

Dünya festivallerinde yer almış birçok filmin yanı sıra çok sayıda Türkiye prömiyeri yapacak yeni filmin yer aldığı, 37 ülkeden 90 kısa ve 3 uzun metraj film festivalde seyirciyle buluşacak.
 

Festival’in “Deneyimler” bölümünün konuğu dünya sinemasının önemli isimlerinden Belçikalı yönetmen Jaco Van Dormael; yönetmenle yapılacak bir masterclass, son uzun metraj fimi The Brand New Testament filmi, kısa filmleri, The Shape ve È Pericoloso Sporgersi festival programında yer alıyor.

“Kısadan Uzuna” adlı bölümde bu yıl sinemamızın uluslararası başarılarıyla dikkat çekici filmlerine imza atan genç yönetmen Erdem Tepegöz var; yönetmenin söyleşisi, ilk uzun metraj filmi Zerre, kısa filmleri Kafes, Mutlu Son ve Değneksiz Sahne Işıkları festival programında.

“Belgesel Sinema” bölümünün konuğu ise Slovenya’dan Rok Bicek; yönetmen The Family belgesel filmini ve ardındaki çalışma prensiplerini yapacağı söyleşi ile festival takipçileriyle paylaşacak.

“Forum” bölümünde ise kısa filmlerin fikir aşamasından itibaren desteklenmesi amacıyla düzenlenen Kısa Film Senaryo Yarışması yer alıyor.

Bu yıl 687 senaryonun başvurduğu yarışmada finale kalan 8 senaryo arasından en iyi senaryo festivalde belirlenecek.

Bölüm kapsamında akademisyen ve senaryo danışmanı Gülengül Altıntaş bir senaryo atölyesi gerçekleştirecek.
Bu yıl festivalde “Özel Gösterim” bölümünde Uzak Doğu ülkelerinin kısa filmleri de bulunuyor.

Atölye söyleşi programı da bu yıl hayli zengin; Eric Rohmer’in kurgucusu Mary Stephen, oyuncu Damla Sönmez, yapımcı Diloy Gülüm gibi dünyadan ve Türkiye’den birçok sanatçı deneyimlerini festival takipçileriyle paylaşacak.

17. Akbank Kısa Film Festivali çevrim içi gösterimleri, uluslararası film festivallerinin sıklıkla kullandığı Festivalscope ve Shift72 platformları aracılığıyla ücretsiz olarak yapılacak.

Sinemaseverler festivalin çevrim içi gösterimlerini filmonline.akbanksanat.com adresinden E-posta adresleri ile oluşturacakları hesaplarıyla ücretsiz olarak izleyebilecek.

Her bir film gösterimi için 500 kişilik bilet kontenjanının olacağı festivalde biletler, filmlerin gösterim seanslarından 1 saat öncesinde ücretsiz olarak izleyicilerin alımına açılacak ve bilet alınan filmler gösterimde kaldığı süre boyunca izlenebilecek.

17. Akbank Kısa Film Festivali hakkında detaylı bilgi için: www.akbankkisafilmfestivali.com ve www.akbanksanat.com adreslerini ziyaret edebilirsiniz.

Rainer Werner Fassbinder İstanbul Modern Sinema’da

İstanbul Modern Sinema, Türk Tuborg A.Ş.’nin katkıları, Goethe-Institut İstanbul iş birliğiyle sinema tarihinin en üretken ve etkili yönetmenlerinden Rainer Werner Fassbinder’in filmografisinden beş filmi ücretsiz ve çevrim içi olarak 18-30 Mart tarihlerinde sinemaseverlerle buluşturuyor.

16 yıla 45 film sığdıran ve genç yaşta hayata veda eden Alman yönetmenin filmografisinden beş filmin izleyiciyle buluşacağı seçki Fassbinder’in 1969’daki ilk uzun metrajından başlıyor.

Programda Alman yönetmenin filmlerinin yanı sıra Oskar Roehler’in, Fassbinder’in hayatını aktardığı 2020 yapım biyografik filmi Yaramaz Çocuk da izlenebilir.
 

Fassbinder’in 37 yıllık kısa hayatı

1945’te Bavyera’nın küçük bir kasabasında doğan R.W. Fassbinder 16 yaşında Münih aksiyon-tiyatrosuna katılarak, oyunlar yazdı, yönetti ve aktörlük yaptı.

20. yüzyıl Avrupa sinemasının en üretken sinemacılarından olan Fassbinder ilk kısa filmini 20 yaşında, ilk uzun metrajını ise 24 yaşında çekti.

37 yıllık kısa hayatına 45 film sığdırmayı başaran yönetmen, aşkı, toplumdaki suç ve emek ilişkilerini, orta sınıf değerlerini, melodram, edebiyat uyarlaması ve hatta bilim-kurgu gibi farklı türlerde işledi.

1974 yılında Korku Ruhu Kemirir filmi ile Cannes’da FIPRESCI Ödülü’ne, 1982 yılında Veronica Voss filmi ile Berlinale’de Altın Ayı, Toronto’da ise Film Eleştirmenleri Ödülleri’ne layık görüldü.

Alfred Döblin’in Berlin Alexanderplatz romanını 14 bölümlük bir TV dizisine uyarladı; bu diziyi daha sonra 16 saatlik tek parça bir filme dönüştürerek Venedik Film Festivali’nde ödül aldı.

Almanya’nın sosyal tarihini eleştirse de kendi tabiriyle sadece “duyguların sömürülmesi” ile ilgilenen Fassbinder, konuları, karakterleri, geliştirdiği estetik ve anlatım diliyle Yeni Alman Sineması’nın öncü isimlerinden biri oldu.

Rainer Werner Fassbinder seçkisinde seyredebileceğiniz filmler şöyle;

 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Haber Fora’nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

Bunu da beğenebilirsiniz

Yorum Yap