Issız bir adada ayrışan medeniyetler: Hay bin Yakzan ve Robinson Crusoe

by Haber Fora

Merhum mütefekkirimiz Şerif Mardin’in ısrarla üzerinde durduğu konulardan birisi de Hay bin Yakzan ve Robinson Crusoe romanlarının temsil ettiği medeniyet anlayışıydı.

Ona göre konu itibarıyla aynı temayı işleyen bu iki roman, Doğu ve Batı medeniyetlerinin arasındaki temel ahlaki farklılıkları ortaya çıkarması açısından son derece önemliydi.
 

İki eserin ihtiva ettiği farklılıkları ayrıntılı bir biçimde ele almadan önce Mardin’e göre aradaki keskin farkları şöyle sıralayabiliriz;

Ünlü İslam âlimi Roger Garaudy de iki eser arasındaki kesin farkları şu şekilde ortaya koymaktadır;

Issız bir adada: Hay bin Yakzan

Hay bin Yakzan eserinin Şerefeddin Yaltkaya ve Babanzade Reşid’e ait tercümesini Yapı Kredi Yayınları toparlayarak Ahmet Özalp imzasıyla, üstelik birbirinden güzel dipnot ve notlarla, okurlarının dikkatine sunuyor. 

Eserden öğrendiğimize göre; Yakzan’ın bir diğer ismi Esrarü’l-Hikmeti’l-Meşrikiye‘dir.

Eser ihtiva ettiği niteliklerle anlatı geleneğinden sıyrılarak modern romanın birçok özelliğini taşımaktadır.

Bunlardan ötürü olsa gerek Türk edebiyatının güçlü kalemi Ahmet Hamdi Tanpınar ‘Hay bin Yakzan’ı “Müslüman âleminin tek romanı” olarak tanımlamaktadır. 

Bu alegorik eseri ilk defa ünlü tıp insanımız İbn Sina kaleme almışsa da eser daha çok İbn Tufeyl ile anılmaktadır.
 

Ayrıca sonraları Şehabeddin Sühreverdi de bir Hay bin Yakzan eseri kaleme almışsa da nitelik açısından kimsenin İbn Tufeyl’in eserine ulaşamadığını söylemek mümkündür. 

İbn Tufeyl’in eserinin neredeyse tamamında hâkim olan anlatı Kuran-ı Kerim’de Hazreti İbrahim’in Allah’ı arayış serüvenine benzemektedir;

Hay’ın doğumundan Allah’ın varlığını ve birliğini keşfettiği hakikat merhalesine kadar sürekli arayış hali, akıl süzgecindeki değerlendirme ve en sonunda aşkın olanı kavrama durumu eserin tamamına hâkimdir.

Hay’ın doğumuna dair rivayet de tam olarak böyle başlar. Önce absürt bir efsane ortaya atılır ve Hay’ın ‘Vakvak’ isminde bir ağaçtan doğduğu Mesudi’den rivayet edilir; ama akılla izah edilemeyen bu iddia hemen reddedilir.

Doğru rivayete göre Hay bir prensesin oğludur; ama prensesin Hay’ın babası Yakzan ile evlenmesini istemeyen Sultan, bu evliliğe karşı çıkmıştır.

Babasından korkan prenses oğlu Hay’ı doğduktan hemen sonra bir sandığa koyarak suya bırakır ve şu sözleri sarf eder;

Böylece Hay’ın ıssız adadaki macerası başlamış olur. 
 

Hay’ın canlılarla kurduğu ilişki

Robinson Crusoe adaya adımını attığı ilk andan itibaren mevcut tüm canlıları tahakkümüne alır.

Adadaki ilk dostu papağanı bile bunun bir yansımasıdır. Oysa Hay’ın adadaki canlılarla kurduğu ilişki onları anlamaya dayandığı gibi insani ilişkiler kurar.  

Bunun nedeni Hay’ın canlıları sadece gereksinim olarak görmeyip onlarla organik bir bağ kurmasından kaynaklanır.

Nitekim ona anne sevgisini verecek de bir ceylandır;

Ölüm gerçeği Hay’a aşkın olanı bulduruyor

Hay, ıssız adadaki en yakını olan ceylanın ölümü ile varlığa hayat veren ‘şey’in ne olduğunu anlamaya ve araştırmaya başlıyor.

Bu araştırma ilkel bir insanın arayışına göre son derece akılcı ve dogmadan uzak sorularla gerçekleşmesi 12’nci yüzyılda yazılmış bir eserde dahi Doğu Medeniyetinin bilimsel birikimi ve merakı hakkında önemli ipuçları sunuyor; 

“Hay, yığılıp kalan ceylanın hareket etmediğini, elinin ayağının kıpırdamadığını görünce bağırıp çağırmaya başladı. Üzüntüsünden helak olacak bir kerteye gelmişti. Birbirlerini çağıra geldikleri üzere seslenerek yanıt vermesini, hareket etmesini istediyse de boşuna. Hiçbir tepki alamadı.


Önceki birtakım deneyimlerinden yola çıkarak sayrılığın kaynağını, çıkış yerini araştırmaya karar verdi. Şöyle düşündü: Gözlerini yumduğunda ya da önüne bir engel geldiğinde göremiyor, gözünü açtığı, ya da önündeki engeli kaldırdığı zaman görüyordu. Parmaklarını kulaklarına sokunca duyamıyor, parmaklarını çekince eskisi gibi duyuyordu.

Yine, burnunu tuttuğu zaman hiçbir kokuyu alamıyor, bırakınca yeniden kokuları almaya başlıyordu. Öyleyse ceylanın organlarını çalıştırmayan, onu hareketten alıkoyan temel bir neden, bir engel vardı. O engel ortadan kaldırılırsa, ceylan eski durumunu yeniden kazanabilirdi. Ne var ki ceylana ilişen hareketsizlik yalnızca bir organını, bir duyusunu değil tüm organlarını, tüm duyularını etkilemişti.

Ceylanın tüm gövdesi hareketten yoksun kalmış, canlılığını yitirmişti. Buradan yola çıkarak şu sonuçlara ulaştı: Gövdenin içinde, gözden gizli bir organ vardır. Diğer bütün organlar canlılıklarım ondan alırlar ve ona bağımlıdırlar. Hastalık işte o organdadır. O organı sağlığına kavuşturmak diğer tüm organları da sağaltmak olacaktır.


Yüreğin sağ gözünde bulunan şey, ceylanın gövdesi sağlam, parçalanmamışken yerinden ayrıldığına göre, böyle harap olduktan, parçalandıktan sonra geri dönmezdi. Bunu kesin olarak anladı. Gövde gözünde tüm değerini yitirdi. Değerli olanın bir süre gövdede bulunduktan sonra onu terk eden şey olduğunu kavradı. Artık bütün düşüncesini o şey üzerinde yoğunlaştırmalı, bütün çabasını o şeyi anlamak, bulmak için harcamalıydı.”

(Hay bin Yakzan – Yapı Kredi Yayınları)
 

Yakzan ilkel ama akılcı yöntemlerle aradığı hayat kaynağı sonucunda daha keskin bir hakikate yani ruha ulaşacaktı;

Hay’ın bu keşfinden sonra kafasında sorular daha da artacak ve derinleşecekti.

Ruhu var eden neydi, zaman nasıl oluşmuştu, önce mekân mı var edilmişti; yoksa zaman mı?

Tüm bu sistemin arkasındaki güç, dengeyi nasıl sağlıyordu; suya atılan taş batarken ondan daha ağır olan kütük nasıl suyun üzerinde duruyordu?

Gökteki yıldızların hatta göğün bir sonu olabilir miydi? Her şey gözlerinin önünde zıttı ile kaim iken neden kendisi bu adada bir başınaydı?  

Tüm bu sırlar ve sorular Hay’ı adada bir bilgeye dönüştürüp Allah’a götürürken Robinson’un adasında bambaşka maceralar yaşanacaktı.
 

Issız bir adada Robinson Crusoe

Robinson’un macerası Hay’ınkinden evvela amaç açısından ayrılır. Hay kendi iradesi dışında adaya gelmişken, Robinson’un macerası Batı sömürgeciliği ve emperyalizminin bir sonucu olarak başlamıştır.

O, Afrika’daki siyahi insanların boynuna zincirler vurup Güney Amerika bölgesindeki limanlarda satmanın hayaliyle bu yolculuğa çıkmıştır.

Üstelik adada yaşadığı deneyimlerin hiçbirisi onu bu arzularından alıkoyup arınmasını sağlamayacaktır.

Robinson’un adadaki yaşamı da Hay’ınkinden bir hayli farklıdır. Hay, yaşadığı adanın mucizeleri karşısında tevekkül edip bu mucizeyi anlamaya çalışırken, Robinson kendisini adanın sahibi ve kralı ilan eder. 

Ayrıca Robinson, adadaki diğer karakter olan Cuma’yı önce köleleştirir, ardından bir misyoner faaliyetine soyunarak onu Hıristiyanlaştırmaya kalkar.
 

Bununla da yetinmeyen Robinson, Cuma’nın kültürünü aşağı bir medeniyet olarak görür ve onu Batı şuuru ile yetiştirmeye çalışır; ama bu eğitim elbette beyaz bir Batılı devşirmekten ziyade iyi bir uşak yapmak amacına hizmet eder.

Özetle söylenecek olursa Robinson’un adasında Batı emperyalizmi, sömürgeciliği ve misyonerliği hâkim düşüncedir.

Ada Robinson’a tecrübe katar; ama değiştirmez. Aksine Robinson adayı değiştirmeye hatta tahakkümü altına almaya çalışır.

Kendisine yarenlik eden tek dostu Cuma’yı önce köleleştirir ve ardından iyi bir uşak olması için eğitir. Başka bir ifadeyle Robinson, Cuma’yı yozlaştırır.

İki eser karşılaştırıldığında Robinson davranışları ve yaptıklarıyla Batı Medeniyetini temsil eder. Hay ise saflığı, arayışı ve hikmete olan hayranlığı ile Doğu Medeniyetinin bugünlerde kaybettiği her şeyin toplamını temsil etmektedir. 

 

*Daha ayrıntılı bir okuma için Yapı Kredi Yayınlarından çıkan “Hay bin Yakzan” tercümesi incelenebilir. 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Haber Fora’nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

Bunu da beğenebilirsiniz

Yorum Yap