Kadınlar 2020 yılını değerlendiriyor

by Haber Fora

Erkek egemen sisteme, cinsiyetçiliğe, şiddete, hak gasplarına, emek sömürüsüne karşı gelen kadınlar her yıl olduğu gibi bu yıl da 8 Mart’ta yurdun çeşitli şehirlerinde etkinlikler düzenliyor, alanlara çıkıyorlar.

olarak, farklı kesimlerden kadınlarla görüştük ve 2020 yılının kadınlar açısından nasıl geçtiğini sorduk.  

“Birçok kadın geçmişte kendilerini taciz eden erkekleri teşhir etti”
 

2020 yılının kadın hareketinin gündeminde, erkek şiddetinin cezalandırılması için mücadelede önemli bir yer tuttuğunu söyleyen Gazeteci, yazar Ayşe Düzkan, “Torununu istismar eden erkeğin serbest bırakılması, Aleyna Çakır’ın katil zanlısı Ümitcan Uygun’un tutuksuz yargılanması gibi kamuoyunun da dikkatini ve öfkesini çeken vakaları herkes hatırlayacaktır.  2020’ye damgasını vuran bir başka olay da şüpheli kadın ölümleri oldu, intihar ettiği iddia edilen birçok kadının erkek şiddetine kurban gittiği, kadınların mücadelesi, gazetecilerin ve avukatların çabasıyla ortaya çıktı. Bir de kayıp vakaları var tabii. Örneğin bir yılı aşkın süredir ne ölüsü ne dirisi bulunabilen Gülistan Doku gibi. Kadın hareketi bu davaları kararlılıkla takip etti, katillerin yargılanması ve ceza almaları için mücadele etti” dedi.

Pandeminin herkesi eve kapatması sonucu kadınların iş yükü ve ev içi şiddeti artırdığını söyleyen Düzkan, 
“Cezaevlerindeki kadınlar geçtiğimiz yıl pandeminin getirdiği ve pandemi bahane edilerek gerçekleşen kısıtlamalarla karşı karşıya kaldı. Cezaevlerindeki çıplak arama uygulaması da yılın önemli konularından biri oldu. AKP milletvekili Özlem Zengin’in, bir erkeğin ağzında bile şaşırtıcı olacak sözleri, bu uygulamaları önce inkâr etmesi, sonra olağanlaştırmaya çalışması tepki gördü. Bir de ifşalar var tabii. Sinema dünyasında başlayan MeToo hareketinin ilham ve güç verdiği birçok kadın geçmişte kendilerini taciz eden erkekleri teşhir etti” diye konuştu.

“Kadının üretimdeki emeği görülmüyor”
 

Ücretli kadın emeği piyasalarında 2020 döneminde neler olduğunu anlatan Akgökçe, “Özellikle halı, tekstil, hazır giyim alanında büyük mağaza zincirlerine üretim yapan tedarikçi firmalarda çalışan kadınlar, merkez kapitalist ülkelerdeki büyük firmaların siparişleri durdurması ve ertelemesiyle birlikte fabrikaları kapandığı, ya da geçici olarak çalışmadığı için işsiz kaldılar” ifadelerini kullandı.

Turizm ve otelcilik alanlarında çalışan kadınların da buraların kapatılması ile işlerini kaybettiklerini hatırlatan Akgökçe, “Yine aynı sektörde kafeterya, bar, simit evi, çay evi çalışanları genç kadınlar -ki bunların büyük bölümü aynı zamanda üniversite öğrencisidir- işlerini kaybedenler arasındaydılar.  Pandeminin ilk aylarında evlere ve bürolara gündelik temizliğe giden ev işçisi kadınlar artık kendilerini kimse işe çağırmadığı için işsiz ve parasız kaldılar” dedi.

DİSK’in hazırladığı işsizlik raporunda yüzde 37,7 işsizlik oranı ile kadınların başı çektiğini söyleyen Akgökçe, şunları anlattı:

Pandemi döneminde ortaya çıkan güvencesiz çalışma biçimlerinin kalıcı hale gelebileceğini söyleyen Akgökçe, “Bu süreçte kadın emeğinin ne kadar vazgeçilmez bir emek olduğu görüldü ama kadın emeğinin değeri hala sudan ucuz. Önümüzdeki dönemde ücretli emek alanında kadın sektörleri denilen sektörlerde, yapmamız gereken ilk iş; toplumsal cinsiyet temelli bir ücret değerlendirme sisteminin inşa edilmesine çalışmaktır. Bunun dışında eşdeğerde işe eşit ücret de kadınlarla erkekler arasındaki ücret uçurumunun giderilmesi için savunmamız gereken temel taleplerden biridir” diye konuştu.

Kadın emeği alanında feminist politikalara ihtiyaç duyulduğunu belirten Akgökçe, “Büyük oranda meslek sahibi genç kadınları etkileyecek olan evden çalışmaya feministler olarak kesinlikle karşı çıkmamız lazım. Kadın işsizliğinin artması ile işini kaybetmemek için nasılsa ses çıkaramaz diye düşündükleri kadın işçilere yönelik cinsel taciz, şiddet ve mobbing arttı. İşyerleri kadınlar için daha da güvencesiz hale geldi.  Önümüzdeki dönemde işyerlerinde cinsel taciz ve şiddet izleme komiteleri kurulması feminist hareketin önüne koyduğu görevlerden biri olmalıdır” dedi.

“Trans deneyime sahip kişiler çok daha fazla mücadele vermek zorunda kalıyorlar”
 

‘Trans deneyim sadece bireysel değil toplumsal bir meseledir ve öznelerin problemi değildir’ diyen Solak şöyle devam ediyor,  “Tüm bunların yanı sıra insanlığın temel problemi olan eşitsizliğin, ülkemizdeki eşitsizliğin sadece bu süreçte ve çalışma alanlarında olduğunu söylemek translar açısından, trans deneyime sahip kadın ve erkekler açısından çok doğru olmaz, eksik kalır. Bizler doğduğumuz andan itibaren eşit olmayan bir hayata geliyoruz. Pandemi sürecindeki karantinayı ve izolasyonu toplum ve devlet tarafından yıllarca yaşadık. Çok da yabancı değil bu uzaklık, mesafe, yalnızlık. Kendimizi var etme süreçlerimiz benzerlikler taşısa da koşullara göre farklılıklar gösteriyor” ifadelerini kullandı.

Her deneyimin kendine özgü olduğunu ama ihtiyaçların aynı olduğunu dile getiren Solak, şöyle devam etti:

Yaşamın birer gerçeği, parçası, kimliği, öznesi ve yaşayanları olduğunu dile getiren Solak, “Hayatla birebir olan ve belirtmeliyim ki bu bire birlikte zaten isteseniz de istemeseniz de feminizmin öznesi, mücadelecisi, deneyimleyeni, kapsayanı, taşıyıcısı oluyorsunuz. Bu bağlamda feminizmin deneyimlerimize ihtiyacı var. Tüm cis olanlarla (trans olmayanlarla) aynı oranda eşitsizlik, sömürü, ezilme, azınlık olma, sınıfsal- sosyo ekonomik vs. bir yığın problemi yaşarken bir de tüm bu adil olmayan düzen içerisinde kendimizi var etmeye, üretmeye çalışıyoruz. Buna bağlı gelişen her olumsuz toplumsal ve bireysel durum yani transfobi de cis normatif heteroseksist toplumların kendileri gibi olmayana, doğmayana eşit ve adil bir şekilde hak vermek istememe meselesidir. Pandemi sürecinde zaten ekonomik zorluklar yaşayan trans deneyime sahip insanların yaşamlarını doğru okuyabilirsek ne denli yalnız bırakıldıklarını görebiliriz. Zaten azınlıksınız ve zaten maddi manevi sistemli olmayan bir alt yapınız var… Tüm bunlara rağmen yaşamaya çalışmaya hepimiz ayrı zor şartlarda devam ediyoruz” şeklinde konuştu.

Hep var olduklarını, var olmaya da devam edeceklerini söyleyen Solak, “Tüm zorunlu kendimizi yapılandırma noktasındaki hayati derecede önem taşıyan temel ihtiyaçlarımız devlet tarafından tanınmalı, halen nefretle boğuştuğumuz güncel sorunlarımızda bizleri koruyacak yasal düzenlemelere ihtiyacımız var, dünyaya zembille inmedik hepimizin toplumsal bir bağı, ailesi, manevi değerleri var bu ülkede yaşayan her insan gibi yani; yalnız değiliz, vatandaşız yurttaşız. Erişim haklarımız hem çalışma alanlarında hem de kamusal- kurumsal alanlarda fırsat eşitliği gibi ilkelerle kolaylaştırılmalı. Özellikle uyum süreci yaşayan trans deneyime sahip kadın ve erkeklerin sağlık sistemi içinde yaşadığı sorunlar sağlık bakanlığı tarafından çeşitli düzenlemelerle öznelerin sorunları dinlenilerek ünitesel olarak yapılandırılıp hızlandırılmalı, çözüme varılmalı. Sorunlarımız üzerine günlerce konuşabilir cilt cilt kitaplar yazabiliriz. Çok zormuş gibi görünse de aslında çok basit. Bir insanın diğer insanla eşitlenebilmesi durumu bu, yani eşitlik. Umarım 2021 yılıyla beraber adil ve eşit bir dünyaya dönüşebiliriz. Trans hakları insan haklarıdır. Trans kadınlar kadın trans erkekler erkektir. Yani eşit” dedi.

“Kürt kadınları saldırıların hedefinde”
 

Devlet yapılanmalarının birçok mevzuatının hukuk ve adaletten uzak olduğunu söyleyen Özdemir, “Kadınlara karşı ayrımcılık hem birçok yasada mevcuttur hem de yürürlükteki uygulamalarda vuku bulmaktadır. Ne yazık ki geride bıraktığımız 2020 yılı da kadın haklarının gaspı, mücadelelerine karşı baskılar ve her gün artan devlet destekli erkek şiddetiyle geçti. Birçok yerde olduğu gibi burada da erkekle devlet şiddeti iç içe geçerek birbirini besleyen canavarlar gibi büyüyerek binlerce kadının nefesini kesti. Bunların başında özellikle kadın cinayetleri, taciz, tecavüz, toplumsal ve aile içi şiddetin arttığı ve kadın kırımlarının yaşandığı bir yıl oldu. Bunun yanı sıra bütün bunlara karşı geliştirdiğimiz mücadele ve siyasi savunma hamlelerimiz baskılanarak bastırılmaya çalışıldı. Devlet erkeklerin başvurduğu şiddeti meşru gösterme çabasıyla elde ettiğimiz kazanımları elimizden almak üzere hukuki düzenlemelere bile başvurmaya yeltendi. Açık bir şekilde hem İstanbul sözleşmesini hem de Eş Başkanlık sistemini tehdit ederek ikisine karşı adeta bir yeni cephe aştı. Oysa eşitlik ilkesi açısından hayati öneme sahip olan İstanbul Sözleşmesi ve toplumsal eşitlik anlamında önemli bir kazanım olan Eş Başkanlık toplumsal gelişmişliğin de bir göstergesi olabilirdi. Ama mevcut rejim ve onun eril zihniyeti bu her iki alana da agresif bir saldırı dalgasını başlattı” ifadelerini kullandı.

Eş başkanlık sisteminin kadınların mor çizgisi olduğunu söyleyen Özdemir, şunları kaydetti:

Kürt Kadın Hareketiyle, Türkiye kadın hareketinin hem sınıf bazında, hem de toplumsal cinsiyet eşitliği bağlamında ortak paydada buluştuğunu söyleyen Özdemir, “Kadınlara dönük ve özellikle kadın öncülerine dönük çok pervasız bir şiddet ve baskı dalgası üretildi.  Kadınlar birçok yerde özellikle hedef gösterildi ve üzerine gidildi. Kürt kadın hareketi ve onun öncüleri özellikle hedef seçildi.  Tabii ki söz konusu saldırılar salt Kürt kadınlarıyla sınırlı kalmadı, Türkiye’deki kadın mücadelesine de sıçradı. Bunları özellikle birkaç kısa başlıkla açabilirim. Bir kere her şeyden önce Türkiye’deki siyasi iradenin ne denli bir şiddet aparatının üzerinde kurulduğunu hepimiz biliyoruz. Bu ülkenin toplumsal sosyolojisine baktığımızda kadının yeri ve toplumsal rolü zaten ne denli kısıtlı olduğu da bir sır değil.  Hukuk devletinden vazgeçip tamamıyla bir tedbir devletine dönüşen mevcut yönetim aygıtı kadına karşı özellikle kindar davranmaktadır” dedi.

Kadına karşı nefret ve cinsiyetçi yaklaşımların hayatın normal akışının bir parçası olduğunu dile getiren Özdemir, 
sözlerini şöyle tamamladı:

“Roman kadınlar görülmüyor”
 

2020 yılının Roman kadınlar için önceki yıllara kıyasla çok daha zor geçtiğini söyleyen Pekbalıkçı, “Roman kadınlar 2020’de ve öncesinde de temel haklara erişim bakımından sorun yaşıyordu. Pandemide temel haklarından söz etmek mümkün dahi olmadı. Özellikle Türkiye’nin birçok bölgesinde seyyar satıcılık yapan veya kâğıt toplayan kadınlar istihdama erişim hakkını kullanamadılar. Onlara kabahatler kanununa göre ödeyemeyecekleri miktarda cezalar yazıldı. Çocuklarını eğitim hakkından faydalandıramadılar. Mahallelerde özellikle kız çocuklarının daha da mağdur olduğunu gördük. İmkansızlıklardan dolayı online eğitim sistemine giremedikleri için eğitim hakkı konusunda da geriye düştüler. Birçok kız çocuğu okulu bırakmak zorunda kaldı, erken evlilikler tetiklendi. Yoksulluk temel sorunlardan bir tanesiydi. Yoksulluk o kadar derinleşti ve birçok alanı kapsadı ki yoksulluk ve yoksunlukla beraber Roman kadınların haklarına erişiminin mümkün olamayacağı seviyeye geldiğini gördük” şeklinde konuştu.

Pandeminin ev içi şiddetini arttırdığını söyleyen Pekbalıkçı, “Roman kadınların emeğe yönelik yükü arttı. Daha fazla çaba göstermek zorunda kaldı. İşe erişmek için daha çok çabalamak zorunda kaldılar. Zaten hiçbir güvenceleri yokken bu işlere erişebilmek için bile çok çaba sarf ettiler. Evi geçindirecek kaynaklara erişemediler bile. Kadınların çiçekleri çürüdü, satamadılar. Ailesinde madde bağımlılığı olan kadınlar ayrıca zorlandı. Daha fazla şiddete uğradılar. Koruyucu bir mekanizma da yok. Ne devletin mekanizmalarına erişebiliyorlar ne bir STK’dan güç alabiliyorlar. Kadınların çoğu okuryazar bile değil. Bu da haklara erişememelerinin temel sebeplerinden biri” dedi.

Roman kadınlarının taleplerini dile getiren Pekbalıkçı, “Hayatta kalmak istiyorlar! İlk talepleri bu. Hayatta kalmak şiddet mağduru olmama hali değil, temel gıdaya erişerek hayatta kalmak istiyorlar. Çocuklarını eğitime eriştirmek istiyorlar. En azından okuryazar olmak istiyorlar. Uygun barınma koşullarında yaşamak istiyorlar. Camı kapısı olan evlerde yaşamak istiyorlar. Temel hizmetlerin mahalleye gelmesini istiyorlar. Sokakta güvencesiz işlerde çalışan kadınlar istihdam edilmek istiyor” diye kaydetti.

“Müslüman kadınlar piyon değildir”
 

Boğaziçi eylemlerine Müslüman kadınlarında destek verdiğini söyleyen Kılınç, “Geçen aylarda Boğaziçi Üniversitesi’ne yeniden kayyum rektör atanmasıyla başlayan eylemleri biliyorsunuz. O eylemlerde yer alan Müslüman bir kadın arkadaşımız gözaltına alındı ve gözaltına alınırken tartaklandığı için başörtüsü çıktı. Arkadaşımızın örtüsünü örtmesine izin vermedi polis, gözaltına alınan diğer arkadaşları tarafından düzeltildi dayanışmayla. Bu arkadaşımız aleyhine karalama kampanyası başlatan hükümet, onun yalan söylediğini ve bir piyon olduğunu söyledi. 

2020 yılının Müslüman kadınlar içinde kolay geçmediğini söyleyen Kılınç, şöyle devam etti:  

 

Bunu da beğenebilirsiniz

Yorum Yap