Kalmak Öyküsü: İmroz’da ‘Rumlar’ varmış

by Haber Fora

Türkiye’nin en batısında bir ada varmış. Bu adada peynirden zeytinyağına, şaraba kadar çeşit çeşit fabrikaları varmış. Tarım desen gani, meyveler bolluktan hayvanlara yem olurmuş. Küçükbaş hayvancılık en önemli geçim kaynağı, oğlaklar adanın gözbebeği imiş. Toprağı bereketli, insanı çalışkan bu adanın kimseye ihtiyacı yokmuş. Kendi yetiştirir kendi yer, gömleğini kendisi dokur, kahvesini dibeğinde kendisi dövermiş. Yaz kış demez çalışırlar, yorulmak nedir bilmeyen bu insanların tek molası panayırları imiş. Aziz/azizelerine adanmış günleri doyasıya eğlenerek, kazan kazan kaynattıkları yemeklerle köy meydanlarında neşe içinde kutlarlarmış.

Bu anlattıklarım ne masal ne de çok uzak bir geçmiş. Kadim Anadolu’nun bir gerçeği. Üstelik daha dün kadar yakın. Burası Gökçeada, asıl adıyla İmroz. Kendi kendine yetebilen, ana karayla bağını kopartsan yine yaşamından bir şey eksilmeyecek bu ada 1964’ten sonra tüm güzelliklerini kaybetmeye başladı. İmroz, o tarihten sonra yalnızca insanını kaybetmedi, ocakları söndü, müzikleri durdu. İmroz, adıyla birlikte kültürünü de toprağın altına gömdü.

Gerginleşen Kıbrıs politikalarının sonucu olarak 1964’te Yunan pasaportu olan ve sayıları 10 bini aşan Rum azınlığın sınır dışı edilmesi kararı, İstanbul’un yanı sıra Gökçeada’da yaşayan Rumlar için de zorlu bir zamanın başlangıcıydı.

Nüfusunun büyük bir çoğunluğu Rum olan adada 1964 yılı itibariyle başlayan ve 1974’te daha ağır sonuçlar doğuracak Türkleştirme politikaları, bir diğer adıyla da ‘Eritme programı’ uygulanmaya başlandı. 7 Mart 1964’te Milli Güvenlik Kurulu’nun (MGK) çıkarttığı 35 sayılı kararda, “Adaların kadastrosunun yapılması, kültürlü ve yüksek tahsilli bir müftü tayini, modern bir caminin inşası, açık tarım cezaevi tesisi, devlet üretme çiftliği kurulması, yatılı ilk öğretmen okulu yapımı, bir jandarma er eğitim taburu intikali” planlandı ve uygulandı.

Bununla sınırlı kalmadı. Okullar kapatıldı, tarımla yaşayan halkın arazileri istimlak edildi. Geriye sadece içlerinde oturdukları evler kaldı. Sonra mahkumları getirdiler ve İmroz için yaşanmaz günler başladı. O sarı üniformalı insanlar hala hafızalarda.

Yerli halk arazilerini kaybetti, ana dilde eğitim hakkını kaybetti ve en son vatanım dediği İmroz’da sahip oldukları en güzel hissi, huzuru kaybettiler. Onlar için gitme vakti gelmişti. Gittiler. Ancak hep geriye dönmeyi düşündüler.

Kimisi geriye döndü, kimisi acısını yüreğine gömdü bir daha ayak basmadı. Dönenlerin tek şansı vardı. Ya toprak altına gömülen kadim kültürlerini çıkartacaklardı ya da geri döndüklerinde buldukları, hiçbir geçmişi olmayan Gökçeada’da hiç orada yaşamamış gibi yeniden başlayacaklardı.

“Kalmak öyküsü”

Geçen hafta gazeteci Serdar Korucu’nun yeni çıkan kitabı Sancak Düştü: İskenderun Sancağı’ndan Hatay’a “Ermeni Meselesi”ni konuşmuştuk. Sevgili Serdar, röportajın sonunda bana kitabı “Gitmeyi değil, kalmayı konuşacağımız günler umuduyla” diyerek imzalayıp vermişti. İşte şimdi, kalmayı anlatıyorum sizlere. Yeniden toprak altından baş gösteren, filizlenen İmroz’u ve kadim kültürünü. O gömülü hazinenin yeniden gün yüzüne çıkışını.

Geriye dönenler bildikleri gibi yeniden yaşamaya devam ettiler. Yeniden arazi edindiler, bahçeler ektiler. Onardıkları evlerinin kapısındaki kilitleri teker teker söktüler, okullarını yeniden açtılar, panayırlarını yeniden kurdular.

En son Ekim ayında ziyaret ettiğimde Aya Dimitri için düzenlenen bir panayıra katıldığımda henüz farkına varamamıştım. Dağ’ın eteğinde Semadirek’e karşı duran Aya Dimitri’ye adanmış küçük bir şapelde gece boyunca ayin yaptılar, zifiri karanlığı sadece yıldızların ve birkaç gaz lambasının aydınlattığı gecede panayır kurdular. Aya Dimitri ne çok gidene şahit olmuştu ama yıllar sonra ilk kez o dağın eteklerinde kalanlarla kucaklaşmıştı. O gün hiç aklıma gelmeyeni, geçenlerde sosyal medyada karşılaştığım bir fotoğrafı görünce sordum: Tanrı’nın bile unuttuğu bu dağların tepesinde nasıl buluyorlardı bu şapelleri, kiliseleri? Cevabı basitti. Aslında hiç kaybetmemişlerdi. Dağda bayırda demeden henüz yıkılmamış olan kiliselerini el birliğiyle onaran bu insanlarla konuşmasam olmazdı.

Aya Thedori nam-ı diğer Zeytinliköyü papazı Asterios Okoumousis’in başlattığı bakım çalışmasına zangoç ve diğer köylüler de zamanla katılmış.

Papaz Asterios Okoumousis, köyden uzakta kurulan bu kilise ya da şapellerin, eskinden bahçeye inen çobanlar tarafından yaptırıldığını anlattı:

“Yazın bahçeye inip Kasım sonuna kadar orada kalınca ibadet edecek yer istiyorlardı. Senede bir defa papaz getirip ayin yapıyorlar, panayır düzenliyorlardı. Biz de o panayırları yeniden hayata geçirmeye başladık.”

10 senedir Gökçeada’da papaz olarak görev yapan Okoumousis, “elimden geldiğince boya-badana ne gerekiyorsa yapıyorum” diyor. Köyden birkaç kişinin de gönüllü olarak yardım ettiğini söyleyen Okoumousis, “Önce kendi başıma başladım. Sonra zangoç da katıldı, derken sayımız git gide çoğaldı” diye anlatıyor.

Yıkık olan kiliselerini onaramadıklarını anlatan Okoumousis, sağlam olan kilise ya da şapellerin bakımlarını yaptıklarını anlattı. Kilise ya da şapellerin senede bir defa badana boyasını, her ay da temizliğini yaptıklarını söylüyor.

En son Aya Haralambos’a adanan şapeli onardıklarını söyleyen Papaz Okoumousis, şubat ayında bir de panayır düzenlediklerini anlatıyor:

Aya Theodori (Zeytinliköy) Muhtarı Stratos Zounis, kilise/şapellerin bakımını imece usulü yaptıklarını anlattı:

“Senede birkaç defa açıyoruz o kiliseleri. Her zaman ayin yapılmıyor. Bu yüzden ayin yapılacağı zaman toplanıp temizlik yapıyoruz. Köye yakın tüm şapellerde bakım yapılıyor. Papazımız insanları topluyor ve hep birlikte temizlik yapıyoruz.”

Panayırların eskisi gibi düzenlenmemesinin nedenini genç nüfusun gelmeyişine bağlıyor Zounis. İmroz’un Rum nüfusunun panayırlara gelebilmek için artık çok yaşlı olduğunu hatırlatıyor:

“Gençler olmayınca yapılmıyor. Zaten yemekleri yapması için bilmesi gerekiyor yenilerin. Ancak gençler şimdi uğraşmıyorlar. Maksat gençlerin katılması. Pek ihtiyar kalmadı. Kalanlar da 80 yaşının üstünde, onlar da gelemiyor artık.”

“İmroz geleneklerini her koşulda devam ettiriyor”

İmrozlu Stelyo Berber de İstanbul’da devam ettirdiği hayatını pandemiyle birlikte memleketine taşımaya karar vermiş. Cafe Aman İstanbul müzik grubunda solist olan Berber şu sıralar İmroz’un Agridia (Tepeköy) köyündeki lisede müzik öğretmenliği yapıyor.

Adasının geleneklerinin yüzyıllardır süregelen kadim gelenekler olduğuna dikkat çeken Berber, bu geleneklerin nesilden nesile aktarıldığından bahsediyor:

Ortodoks kültürünün bir parçası olan “koruyucu aziz” inancı sadece İmroz’da değil, İstanbul’da da ve tüm dünyadaki Ortodokslar arasında da yaygın. Berber, bu durumun adaklar üzerinden, ortak duayı ve paylaşımı bir yasam biçime haline getirdiğine inanıyor. İmrozluların gittikleri coğrafyada da bu inancı sürdürdüklerine dikkat çekiyor:

Steşyo Berber’in sözlerine hak vermeli. Elbette eksilenler var. Acısı da özlemi de hala Ege’nin ortasındaki bu koca kara parçasının toprağında apaçık duruyor. İmroz halkı geçmişiyle acısını kucaklaşarak barışıyor.

‘Rum’ olmayı mavi beyaz badanalı, begonvilli evde yaşamak ya da kırık bir Türkçe’den ibaret sananlar yerine sahip oldukları kimliğinin bedelini ödeyen bu toplum, her şeye rağmen yeninden kendini var ediyor.

Bunu da beğenebilirsiniz

Yorum Yap