Karanlığın eli kanlı iktidarı: Saddam Hüseyin

by Haber Fora

Arapları bir araya getirmek ve tek ulus olarak yeniden tarih sahnesine çıkartma idealini ilk düşleyenlerden birisi Mişel Eflak’tı. 

Eflak’ın ortaya attığı ve Arap gençlerinin yüreğini titreten düşünce bir kelimede özetleniyordu; ‘Baas!’

‘Baas’ kelimesi ise ‘Diriliş’ anlamına geliyordu.
 

Eflak’ın entelektüel zeminini inşa ettiği “Arap Yeniden Diriliş Partisi” Fransızların Suriye’den çıkarılmasından sonra ‘Baas’ düşüncesini diğer Arap coğrafyalarına ihraç etmek adına işe koyuldu.

Pan-Arap bir coğrafya hayali kuran Baas düşüncesinin temel motivasyonuna göre; emperyalist güçler tarafından birer sömürge konumuna düşürülen Arap halklarının yegâne kurtuluşu sosyalist, seküler ve milliyetçi idarenin kurulmasıyla mümkündü. 

Baas rejimlerinin sosyalist düşüncesi büyük bir handikap olarak görülse de Suriye Baas Rejimi, Anayasa’ya şu maddeyi koymaktan çekinmeyecekti;

Baas düşüncesine göre, emperyalistlerin Araplara karşı muamelesinin en somut örneği Filistin işgaliydi.

Bir Hıristiyan olmasına rağmen Eflak, İslamiyet’in Araplığın harcını yoğuran temel düşünce olduğunu ama bunu İslamiyet’in ilk dönemlerindeki devrimci duruşuna borçlu olduğunu iddia etmekteydi.

Sonrasında gelen ve ‘Türk kuklası’ olarak nitelendirdiği idarecilerin Arap bilincini ortadan kaldırdığını iddia eden Eflak, Baas düşüncesinin Arapları tek millet olarak tek bayrak altında toplayacağını savunuyordu.
 

Arap geleceğini şekillendiren bu entelektüel cereyanlar yaşanırken Irak’ın Tikrit kentinin kilometrelerce dışında el Avja köyünde bir çocuk dünyaya geldi.

O daha doğmadan babası ve ağabeyleri ölmüş, annesi yokluk içinde bir başına kalmıştı.

Annesi, bir türlü doğmasını istemediği bu çocuğun hayatta kalma şevki karşısında ona ‘Direnen’ anlamına gelen ‘Saddam’ ismini koydu.

Tüm dünyanın Saddam Hüseyin olarak tanıyacağı bu çocuğun tam adı Saddam Hüseyin Abdülmecid et-Tikriti’ydi.
 

Saddam’ın annesi çocuğuna bakamayacağını anlayınca onu, dayısı Hayrullah’ın yanına gönderdi. 

Saddam’ın düşünce dünyasını etkileyen ilk kişi de Irak Ordusu’nda askerlik görevi yürüten dayısı Hayrullah olacaktı. 

Hayrullah, Avrupa’da patlak veren savaş sonrası İngilizleri, Irak’tan uzaklaştırmaya çalışan Arap milliyetçisi askerlerin içerisinde yer aldı.

1941 yılında başlayan ‘Anglosaksonlara karşı direniş’ hareketi beklenen sonucu alamadı. Hayrullah da bu kalkışmadan sonra askerlik görevinden uzaklaştırıldı. 

Arap milliyetçileri askeri anlamda istedikleri neticeleri alamasalar da ‘Baas’ düşüncesi çoktan Irak hudutlarına geçmiş ve kök salmaya başlamıştı.

1951 senesinde Fuad el-Rikabi’nin liderliğinde ‘Baas’ düşüncesi Iraklı gençler arasında karşılık bulmaya başladı. 1956 senesinde genç Saddam Hüseyin de partiye katılarak önemli görevler üstlenmeye başladı. 
 

Saddam’ın ilk suikast teşebbüsü: Abdül Karim Kasım

Saddam Hüseyin, Baas hareketine katıldıktan yaklaşık üç yıl sonra ilk ciddi görevini almıştı. Buna göre Irak Lideri Abdül Karim Kasım’ı bir pusuyla öldürmeyi deneyecekti.

Bu suikast teşebbüsü akim kalmış, çatışma sırasında kendi arkadaşı tarafından yanlışlıkla vurulan Saddam Hüseyin ülkeden kaçarak Mısır’a gitmişti. 

Büyük hayranlık duyduğu Mısır, sürgün yıllarında Saddam için kendisini geliştirmek adına büyük bir imkân sağladı.  
 

Saddam’ın yarım bıraktığı işi Baas Partisi 1963’te tamamlayarak Kasım’ı öldürmeyi başardı. Ülkedeki siyasi değişiklikten yararlanan Saddam, ülkesine döndü.

Fakat suikast sonrası Baas Hareketi, Irak’ta fikri bir bölünme yaşadı; bu bölünmeyi engelleyen ve muhalif isimlerin başını ezen Saddam, 1968 senesinde iktidarı Ahmed Hasan el-Bekr’e altın tepside sundu.

Bekr de Irak istihbaratını Saddam’a bağlayarak onu ödüllendirecekti.
 

Genel Sekreter Yardımcısı vazifesiyle süper yetkilerle donatılan Saddam, işe önce Irak’ın kaynaklarını millileştirmekle başladı.

Irak’ın birçok bölgesinde yapısal reformlara girişen Saddam, kısa sürede ülkenin fiili lideri konumuna geldi.

16 Temmuz 1979 tarihinde Bekr’in sağlık gerekçesiyle istifa etmesi üzerine Saddam, Irak’ın cumhurbaşkanı olarak iktidara geldi.
 

Saddam bu görevinin yanında askeri konsey, parti genel sekreterliği ve başbakanlık makamlarını da kendisine bağlayarak ‘tek adamlığını’ ilan etti. 

Saddam’ın süper yetkilerle Irak’ın başına geçmesi birçok Arap devletini tedirgin etti. Oysa Saddam, kendisinden beklenmeyecek şekilde Baasçılığın en önemli ülkülerinden birisi olan Arap uluslarını tek çatı altında toplama fikrini yumuşatarak şu ifadeleri kullandı;

Saddam’ın bu açıklamalarının nedeni kısa süre içerisinde anlaşılacaktı. Ortadoğu tarihinin en anlamsız savaşlarından birisini başlatmak üzere olan Saddam, gözlerini Arap devletlerine değil, bir iç devrimle çalkalanan İran’a çevirmişti.

1979 yılı Irak ve İran tarihi açısından son derece ilginç bir tarihti. O sene Irak’ın başına Saddam Hüseyin geçerken İran’daysa Humeyni ülkesine dönerek büyük bir devrim gerçekleştirmiş ve Şah yönetimine son vermişti. 

Saddam iktidara gelmeden önce yakından ilgilendiği meselelerin başında ülkedeki Kürtlerin ayrılıkçı hareketleri, Şatt’ül Arap meselesi, Huzistan’daki Arap azınlığın soykırıma uğradığı iddiaları ve ülkesindeki Şii nüfusun oluşturduğu tehditti.

Ona göre tüm bu problemlerin yönetildiği merkez İran’dı ve devrimle çalkalanan İran’da iç karışıklıklar sona erdiğinde bu problemler Irak’taki iktidarının sonunu getirebilirdi. 
 

Ayrıca İran’a karşı sağlanacak bir üstünlük, Mısır’ın Camp David Antlaşması sonrası Arap dünyasında kaybettiği liderlik pozisyonunu ‘İran Fatihi Saddam Hüseyin’e sunacaktı. 

Saddam’ı harekete geçirecek iki gelişme sonrası savaş kaçınılmaz oldu. Bunlardan ilki ABD ile İran arasındaki ‘Rehine Krizi’ sorunu ve Humeyni’nin SSCB’nin askeri-ekonomik tüm yardımlarını reddettiğini ilan etmesiydi.

İki bloğun da dışında kalan İran’ın artık tamamen savunmasız kaldığına karar veren Saddam vakit kaybetmeden harekete geçti. 

Savaş, hiçbir uyarı olmaksızın ansızın başlamıştı ve işler Saddam için iyi gidiyordu; çünkü ilk kurşun atıldıktan hemen sonra ABD Başkanı Reagan, Saddam Hüseyin’e bir mektup yazarak Irak’la ilişkileri düzeltmeye hazır olduklarını bildirdi.

Saddam bu teklife olumlu cevap verdi ve ABD, Irak’ı teröre finans sağlayan ülkeler listesinden çıkararak ambargoları kaldırdı. SSCB ise durumu izliyor ve tarafsızlık politikası takip ediyordu.

Saddam Hüseyin’in kısa sürede Tahran’ı işgal planları, İranlıların sert savunmasıyla başarısız oldu. Bu beklenmedik savaş, kısa süre içerisinde tıkanarak iki ülkeyi de yıllarca yıpratacak bir mücadeleye dönüştü.
 

Saddam Hüseyin’in acımasızlığı

Saddam Hüseyin’in iktidarı bir korku imparatorluğunun üzerine inşa edilmişti. Bu konuda bir kısmı uydurma bir kısmı ise acı gerçeklere dayanan sayısız olay mevcuttu. 

Örneğin, Irak-İran Savaşı çıkmaza girdiğinde Saddam ateşkes teklif etti; ama İran yönetimi Saddam devrilmeden böyle bir ateşkesin gerçekleşmeyeceğini söyledi.
 

Daily Telegraph‘ın iddiasına Saddam’ın başkanlık ettiği Bakanlar Kurulu sırasında Enformasyon Bakanı, Saddam Hüseyin’e bir süreliğine ülkeden sürgüne gitmesinin savaşı durdurmada etkili olacağını söyledi. 

Saddam, Bakan’a teşekkür ettikten hemen sonra onu odanın dışına çıkartarak öldürmüştü.

Bu tür iddialar bir kenara bırakıldığında Saddam Hüseyin’in acımasızlığının en somut örneği Halepçe Katliamıydı. 

Saddam, ayrılıkçı eğilimlere sahip olduğunu düşündüğü Kürtlere gözdağı vermek üzere kırk binin üzerinde nüfusu bulunan Halepçe’ye kimyasal silah attı.

Bu korkunç eylemin sonunda on binlerce Kürt hayatını kaybetmişti.
 

Saddam Hüseyin’in acımasızlığının bir sınırı olmadığını gören Kürtler, Türkiye sınırına göç ettiler. Türkiye kapılarını açarak yüz binlerce Kürt’ü savaş sonuna kadar misafir etti. 

Saddam’ın İran’la başlattığı anlamsız savaş 1988’da yapılan ateşkes ile son bulmuş ve iki taraf da savaş öncesi sınırlarına çekilmişti. İki ülke arasındaki son esir takası ise 2002 yılında gerçekleşmişti.

İran’da kaybeden Saddam, maddi anlamda yıpranan Irak ekonomisini canlandırmak üzere bu kez küçük bir ülke olan Kuveyt’i işgal etti.

Suudi Arabistan ve ABD liderliğindeki koalisyon güçleri yaklaşık altı ay sonra başlattıkları Körfez Savaşı ile Kuveyt’i Irak işgalinden kurtarmayı başaracaktı.

11 Eylül 2001’de ABD’de yaşanan terör saldırısı sonrası gözler tekrar Saddam’a çevrildi. Irak’ta kitlesel imha silahları ürettiği düşünülen Saddam Hüseyin, Batı kamuoyu tarafından hedef tahtasına oturtuldu.
 

Somut bir kanıt bulunmasa da Saddam’ın gövde gösterileri ve söylemleri, Başkan George Bush’un Irak’a yapılacak bir müdahalede elini güçlendiren unsurların başında geliyordu.

Saddam ise ABD’nin Irak’a büyük bir askeri müdahalede bulunmayacağını ve her zaman yaptığı gibi küçük bir operasyonla süreci tamamlayacağını düşünüyordu.

Kendisinden emin bir tavır takınan Saddam, ülkesi işgal edilmek üzereyken “Defol Git Lanetli” romanını yazmakla meşguldü. 
 

20 Mart 2003 tarihinde başlayan Irak Savaşı bir aydan kısa bir sürede sona erdi. Saddam Rejimi devrilse de Saddam Hüseyin henüz yakalanamamıştı. 

Saddam yaklaşık altı ay saklandıktan sonra doğduğu topraklarda, Tikrit’te yakalanarak tutuklandı. 

Mahkemeye çıkartılan Saddam Hüseyin’e isnat edilen suçlamaların başında Kürtlere yönelik gerçekleştirdiği ‘Halepçe Katliamı’ geliyordu.

Tüm suçlamaları reddeden Saddam suçlu bulundu ve 30 Aralık 2006 tarihinde Kurban Bayramı’nın ilk gününde asılarak idam edildi. 

Tüm dünyanın TV’lerde naklen izlediği Saddam Hüseyin’in idamı Irak’ta öldürülen binlerce masumun acısını dindirmediği gibi, eli kanlı diktatörün ölümü sonrası da Irak’ta barış ve sükûn tam anlamıyla sağlanabilmiş değildi.

Ülkedeki birçok etnik ve dini grubun arasındaki anlaşmazlıkların temelinde Saddam Hüseyin politikaları döneminde aşılanan nefret siyaseti geliyordu.

 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Haber Fora’nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

Bunu da beğenebilirsiniz

Yorum Yap