Merkez Bankası Eski Başkan Yardımcısı Özatay altı maddelik krizden çıkış reçetesi önerdi: Merkez karmaşık mekanizmalar kullanmak yerine faizi artırmalı

by Haber Fora

Eski Merkez Bankası Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Fatih Özatay, Türk lirasının aşırı değer kaybettiği ve Merkez Bankası’nın rezervlerinin ciddi biçimde eridiği Türkiye ekonomisinin bu durumdan çıkması için altı maddelik reçete önerdi.

Cumhuriyet’ten Özatay, Merkez Bankası’nın türev araçlar yerine doğrudan faizi artırarak piyasayı fonlaması gerektiğini belirterek, madde madde önerilerini saydı.

Özatay şöyle konuştu:

  • “ TCMB faizi artırmalı; hedefi ile uyumlu kılmalı. Karmaşık mekanizmalar yerine tek bir faizden piyasayı fonlamalı.
  •  Kamu bankalarından hızlı kredi artışına gidilmesi uygulamasından vazgeçmeli. Özel bankaları da kredi artışına gitmeye zorlamamalı. Piyasa dengelerini bozan ve finans sisteminin sağlığı açısından iyi olmayan “aktif rasyosu” denilen uygulamaya son vermeli.
  • Rezervleri eriten kura müdahale politikası terk edilmeli. Ekonomisinde kırılganlıklar varsa, faizi enflasyonun altında tutarken, bol bol kredi açılmasını özendirirken/zorlarken, döviz kurunu sabite yakın bir düzeyde tutmayı bugüne kadar hiçbir ülke başaramadı, başaramaz.
  • Rezervi yükseltecek ve azımsanmayacak bir dönem için döviz temin edilmesini sağlayacak uluslararası anlaşmalar için görüşmelere başlandığı duyurulmalı.
  • TCMB ve BDDK bağımsız olmalı. Kamu bankalarının sermayeleri güçlendirilmeli. Tüm bankalarda artacak geri dönmeyen kredi probleminin çözümü için şimdiden kolları sıvamalı. Döviz geliri olmayanların döviz cinsinden borçlanmaları zorlaştırılmalı.
  • Birkaç acil reform: Öncelikle adil bir hukuk sistemi ve bağımsız bir yargı. Liyakata dayalı atama sistemi. Arazi rantı vergilendirilmeli. İhale kanunu değiştirilmeli. Daha nitelikli öğretmen ve öğretim üyesi yetiştirecek adımlar atılmalı.”

Her coşkunun arkasından patlama gelir

Türkiye ekonomisinin bu duruma gelmesinde peşi sıra birden fazla hatanın yapıldığını belirten Özatay, hatalar zincirini şöyle sıraladı:

“Birincisi, tasarruf açığı olan bir ülkede faizleri enflasyonun altında tuttuk; dövize, altına gidin dedik. İkincisi, kredi artışını pompaladık -ki yüksek kredi artışı finansal krizler literatürünü bilenlerin hiç hoşlanmadıkları bir gelişmedir. Kredi artışını elbette istiyoruz ama çok yüksek kredi artışı hem ileride bankaların bilançolarını bozabilir hem de ülkenin dışarıdan borçlanma ihtiyacını artırır. Elli yıl önce geliştirilen “birinci kuşak kriz modelleri” bize diyor ki, bu ikisini yapıyorsan kuru sabit tutmaya çalışmayacaksın. Oysa 2019’un başından itibaren yüklüce müdahale ettik ki kur fazla oynamasın. Sonuçta TCMB’nin döviz rezervi eridi. Bu üçüncü hataydı. Dördüncüsü, ucuz olması nedeniyle Hazine bol bol döviz cinsinden borçlanmaya başladı. An’daki ucuzluk miyopik bir bakış; kur sıçrarsa döviz borcu olanın işi zorlaşır. Yine literatüre gideyim: Üçüncü kuşak kriz modelleri, bilançolarda döviz cinsinden borçlar ile alacaklar arasındaki farkın açılmasının istenilir bir şey olmadığını söylüyor. Bu modeller 1997 Asya krizini açıklamak için geliştirildiler. Sorunuzu yanıtlamaya başlarken altını çizdiğim temel sorun zaten bu. Tasarrufunuz az olduğu için dışarıdan borçlanmak zorunda kalıyorsunuz. Şirketlerin bilançoları kırılganlaşıyor. Bir de buna Hazine’yi eklemenin bir anlamı olmasa gerek. Beşincisi, inşaat sektöründe tam bir patlama yaşanmasına izin verdik. Sektöre yapılan yatırımlar, sanayi yatırımları aleyhine arttı. Sektörün GSYH içindeki ve toplam istihdam içindeki payları yükseldi. Elbette altyapı ve konut inşaatları önemli. Ama vurguladığım şey aşırılık. Sonuçta döviz kazandırmayan bir sektör büyük bir coşku içine girdiğinde, dışarıdan aldığınız fonların bir kısmı makine ve teçhizat yatırımına gidip geleceğin üretim kapasitesini artırmıyor, artırmadığı gibi sanayiciler de inşaatçı oluyorlar. Her coşkunun arkasından patlama gelir. Ne yazık ki öyle oldu ve 2018-2019’da bu sektör çöktü ve temelde bu nedenle pandemiye çok büyük bir istihdam kaybı ile girdik. Altıncısı, Temmuz 2009’da 32 sayılı kararda bir değişiklik yaptık. Yerleşiklerin döviz cinsinden borçlanmalarının ve dövize endeksli sözleşme imzalamalarının önündeki yasal engelleri kaldırdık. Küresel krizde ekonomimiz daralırken makul bir değişiklik olarak görülebilir. Ancak sorun şu ki bu değişiklikleri ortalık düzeldiğinde geri almadık. Ancak Ocak 2018’de doğru yönde bazı düzenlemeler yaptık; oldukça geciktik. Banka dışı şirketler kesiminin döviz borcu ile döviz alacağı arasındaki fark 2007’de GSYH’nin yüzde 7’siydi. 2017 sonunda ise bu oran yüzde 25.5’e yükseldi. Bu önemli bir kırılganlıktı.”

 

Bunu da beğenebilirsiniz

Yorum Yap