Mithat Sancar: Suruç kanlı planın ilk adımıydı

by admin

HDP Eş Genel Başkanı Mithat Sancar, Suruç katliamının kanlı dönemin başlangıcı olduğunu söyledi ve ardından Ceylanpınar’da iki polisin öldürüldüğü saldırıya dikkat çekti. Sancar, “Türkiye’de de 7 Haziran seçim sonuçları bir bahar müjdesi gibi gelmişti. Ama iktidarın bugünkü ortakları kararlarını 8 Haziran günü vermişlerdi. Bu baharı boğacaklardı. Suruç katliamı o kanlı boğma planının ilk önemli adımıydı” dedi.

Sancar, HDP içerisinde yaşanan kadına yönelik taciz ve şiddet olaylarına ilişkin de konuştu. Sancar, “HDP, bu olayın içimizde gerçekleşmesinden elbette utanç duyar ama gereğini yapar” dedi. Bütün siyasi partilere kadına yönelik şiddetle mücadele çağrısında bulunan Sancar, “Bütün siyasi partilerin ve devlet yetkililerinin yapması gereken şey kadına yönelik şiddetle dürüstçe mücadele etmektir” dedi.

Sncar, HDP’nin haftalık olağan Meclis grup toplantısında konuştu. Güncel gelişmeleri değerlendiren Sancar şunları söyledi:

Temmuz haftası acı olayların toplandığı bir hafta. 20 Temmuz 2015’te Suruç Katliamı yaşandı.
Suruç Katliamı kanlı dönemin başlangıcı oldu

Suruç Katliamı acının coğrafyasında, acının tarihine kapkara bir sayfanın eklenmesi anlamına geliyordu ve yeni bir kanlı dönemin başlangıç noktasını oluşturuyordu. Hafızalarımızı biraz tazeleyelim. IŞİD Suriye’de bütün barbarlığı ile saldırmaya devam ediyordu. En son gözünü Kobanê’ye dikmişti. Kobanê’yi düşürürse Suriye’de önünde bir engel kalmayacağını biliyordu. O nedenle tüm gücüyle harekete geçmişti. Ama Kobanê’de beklemediği bir direnişle karşılaştı. O direnişin sonucunda IŞİD yenildi.

“IŞİD’in Kobanê de yenilmesi Suriye’de baharı müjdeleyen bir gelişmeydi”

Böylece bölge halkları üzerine çöreklenen vahşet bulutlarının dağılacağına dair taze bir umut yeşerdi. Suriye’de gerçekten baharı müjdeleyen bir gelişmeydi bu. Tam o sıralarda dünyada ve Türkiye’de Kobanê ile dayanışma etkinlikleri de yayılmıştı, güçlü bir şekilde gerçekleşiyordu. Türkiye’nin de çeşitli şehirlerinden gençler bu dayanışmaya katılmak için Suruç’a gelmişlerdi. Yakılmış yıkılmış o coğrafyadaki, Kobanê’deki çocuklara oyuncaklar götüreceklerdi. O gençler dayanışmanın zarafetini temsil ediyorlar ve bombalarla katledildiler.

“Hakikati de katletmek istiyorlar”

33 genç o hunharca saldırıda paramparça öldürüldüler, yüzlercesi de yaralandı. Suruç Katliamı bir dönüm noktası oldu. Ardından bu sürecin üzerini örtmek için de her türlü yöntem kullanıldı. 20 Temmuz 2015’te önce o güzel çocuklar öldürüldü, sonra da hakikatin üstü örtülmek istendi. Böylece hakikat de katledilmek istendi. Suruç davası bir kara mizah örneğine dönüştü. Bugüne kadar toplam 14 duruşma görüldü. Ama olayı aydınlatmayı ve sorumluları ortaya çıkarmayı öngören herhangi bir gelişme bugüne kadar maalesef yaşanmadı, sağlanmadı.

“İktidar sorumluları açığa çıkarmak yerine düş yolcularına ve onların hayallerine saldırıyor”

Suruç Katliamı’nın sorumlularını ortaya çıkarmak yerine iktidar, Suruç Katliamı’nı anmak isteyenlere, hakikat arayıcılarına, düş yolcularına saldırıyor. Düş yolcularının hayallerini sürdürmek isteyenlere saldırıyor. Ama ne düş yolcularının umutları yok edilebilir ne o miras herhangi bir şekilde kirletilebilir. Biz o mirasın sahipleriyiz, o gençlerin düşlerini emanet aldık ve sözümüz var, o düşleri mutlaka gerçekleştireceğiz.

“Savaş politikalarına dönüş gerekçesi yapılan Ceylanpınar cinayetlerinin de üstü örtülmek isteniyor”

Suruç Katliamından iki gün sonra yine aynı bölgede bir başka kanlı karanlık oyun devreye sokuldu. 2 polis memuru evlerinde katledildi. Bu olay bahane edilerek iktidar tarafından savaş politikalarına dönüş ilan edildi. Bu kanlı cinayetlerin de üstünü örtmek istiyor iktidar. Bugüne kadar hakikati aydınlatmak için yapılan tüm girişimleri engelledi, sonuçsuz bıraktı bu iktidar. Özellikle Urfa 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen dava bu engellemelerin açık bir örneğini oluşturuyor. 1 Mart 2018 tarihli karar duruşmasında polislerin ölümüne ilişkin tüm sanıkların beraatine karar verilmişti. Böylece polislerin ölümü de faili meçhul olarak kaldı.

“Sanıkları tutuklatan hakim de ihbarda bulunanlar da FETÖ’den tutuklandı”

Bu davada HTS dökümanlarının imha edilmesine, hiçbir delil bulunmamasına rağmen şüpheliler hakkında tutuklama kararı veren hakim Nurettin Bulut, FETÖ mensubu olduğu gerekçesi ile tutuklandı. Ayrıca ihbarı yapanlar da FETÖ kapsamında arandı, gözaltına alındı ve tutuklandı. Bakın sanık avukatlarından Hüseyin Akay’ın açıklamaları ibret verici bir belge olarak karşımızda duruyor. Bir polis memur delillerle oynadıklarını itiraf etti’ diyor avukat Akay. “Olay yerine ilk intikal eden polis ekibinden bir kişinin tarafıma yaptığı itiraf da ölen polisin çalışma masasına oturur vaziyette ve açık olan laptopa başı düşmüş durumda şehit edildiğini belirtiyordu. Yargılama sürecinde bana olayla ilgili gördüğünü anlatan bir başka tanık ise olayın olduğu sabah bir erkek şahsın Suriyeli olan eşinin olayı gördüğünü ve gerekirse ifade vermek istediğini belirtmişti. Daha sonra ifade vermesine rağmen bu Suriyeli kadının ifadesi dosyaya konulmamıştı.”

“Ceylanpınar devlet ve iktidarın karanlık bir senaryosudur”

Ceylanpınar’da gerçekleşen bu cinayetler devlet ve iktidarın karanlık bir senaryosudur. Tüm bu gelişmeler bunu açıkça ortaya koyuyor. Bu senaryo ile Türkiye’de Kürt sorununda yeniden savaş politikalarına dönülmek ve demokrasi umutları yıkılmak istendi. Aradan geçen 5 yılda iktidar Ceylanpınar olayını konuşmak istemedi. Meclis grubu olarak defalarca araştırma önergesi vermemize rağmen bunların hiçbiri kabul edilmedi, tamamı iktidar blokunun oylarıyla reddedildi. Oysa eğer bir araştırma komisyonu kurulacak olsa çoğunluk iktidar partilerinde olacaktı.

“Hakikatin konuşulma ihtimalinden bile korkuyorlar”

Dolayısıyla normal şartlarda böyle bir araştırma komisyonunun çalışmaya başlamasından gerekiyordu . Ama hayır, hakikatin konuşulma ihtimalinden bile korkuyorlar. O nedenle olayın aydınlatılmasını sağlayacak hiçbir adıma izin vermiyorlar. Bugün Ceylanpınar’da o cinayetlere ilgili dava çökmüş durumda. Böylece savaş politikalarına gerekçe yapılan o olay da ellerinden kaçmış durumda. Ama ne çare, bütün pervasızlıklarıyla yalan söylemeye devam ediyorlar. Zaten böyle bir iktidarın yalandan vazgeçmesi mümkün değil.

“Suriye’de IŞİD’in yenilmesi, Türkiye’de 7 Haziran seçimleri baharı müjdelemişti”

Bu ülkede tam o yıllarda, o günlerde heyecan verici olaylar ve umut verici gelişmeler ortaya çıkıyordu. 7 Haziran 2015 bunların en önemlisiydi. 7 Haziran seçimlerinde yüzde 13’ün üzerinde oy almıştı HDP ve 80 milletvekili ile Meclis’e girmişti. Böylece özgürlük, çoğulculuk ve demokrasi yolunda umutların yeşermesi mümkün olmuştu. Tıpkı Suriye’de IŞİD’in yenilmesinin baharı müjdelemesi gibi, Türkiye’de de 7 Haziran seçim sonuçları bir bahar müjdesi gibi gelmişti.

“8 Haziran’da halkların baharını boğma kararı verdiler”

Ama iktidarın bugünkü ortakları kararlarını ta 8 Haziran günü vermişlerdi, bu baharı boğacaklardı. Suruç Katliamı o kanlı boğma planının ilk önemli adımıydı. Amaç umudun boğulmasıydı, amaç mücadelenin çökertilmesiydi, amaç halkların buluşmasının önüne kanlı duvarların örülmesiydi. Çünkü 7 Haziran halkların buluşmasının bir zaferiydi. Kobanê direnişi de halkların buluşmasının güzel bir örneği ve parlak bir zaferiydi.

“Engeller çok, saldırılar amansız ama bizde de inanç ve kararlılık var”

İktidar ortakları bu zaferleri başka kanlı oyunlarla gölgelemek, umudu bu mücadele inancını yok etmek için karar almışlardı, bu konuda da her yöntemi kullanmaları sürpriz olmayacaktı. Nitekim öyle de yaptılar. Ve o kanlı ortamda bombaların patladığı, bizlere her türlü saldırının yapıldığı ortamda 1 Kasım seçimine gidildi. Böylece 7 Haziran seçimlerinin sonuçları fiilen geçersiz kılındı. O olumsuz şartlara rağmen halkımız, desteğini sürdürdü, partisine sahip çıktı ve barajı aşmasını sağladı. Umut yoluna devam ediyordu. Engeller çoktu, saldırılar amansızdı, politikalar acımasızdı ama bizde de inanç vardı, kararlılık vardı. Halkımızın da güveni ve desteği vardı. O gün yürüyüşümüze devam ettik, bugün de yürüyüşümüze devam ediyoruz.

“Siyasi ve askeri her türlü darbenin karşısında duran güçlerin başında biz geliyoruz”

Sonra 15 Temmuz 2016’daki o karanlık darbe girişimi yaşandı. İktidar bu darbe girişimini bir lütuf olarak gördüğünü apaçık itiraf etti. Bu lütuftan da sonuna kadar yararlandı. 15 Temmuz darbe girişimi çok şükür başarısızlığa uğradı. Çünkü silahlı herhangi bir darbe girişiminin, siyasi herhangi bir darbe oyununun asla başarılı olmasını istemeyen güçlerin başında biz geliyoruz. O günkü tavrımız da çok açıktı, 15 Temmuz’u lanetledik, 15 Temmuz’a karşı yeni bir demokratik gelişme programının ilan edilmesini, darbelerle ancak böyle mücadele edilebileceğini söyledik. Hem 15 Temmuz’la hesaplaşılması hem de bu ülkede darbelerin kaynaklarının unutulması için tek yolun demokrasi ve hukuk devletinden geçtiğini ısrarla vurguladık. Ama iktidar bu yolu tercih etmedi, kararını vermişti.

“OHAL ve 4 Kasım darbesi siyasi darbe serisinin başlangıcı oldu”

5 gün sonra 20 Temmuz 2016’da OHAL ilan ettiler. Bunun en fazla 3 ay süreceğini söylemişlerdi ama tam 2 yıl devam etti. Artık Türkiye, bir sürekli darbe ortamına girmişti. Bu darbeler askeri güçler tarafında değil, siyasi iktidar tarafında tezgahlanıyordu. 4 Kasım 2016’da o dönem Eş Genel Başkanlarımız Figen Yüksekdağ ve Selahattin Demirtaş ile birlikte milletvekillerimizin gözaltına alınması da bu darbe serisinin yeni bir halkasıydı. Siyasi darbe çarkı işlemeye devam ediyordu, bütün hızıyla işliyordu.

“Cumhurbaşkanlığı Hükümeti Sistemi ile OHAL rejimi kalıcı hale getirilmek isteniyor”

OHAL rejimi aslında geçici bir tedbir olarak düşünülmemişti. Bunu ta o zamanlarda söyledik ama maalesef muhalefetin geniş bir kesimi bu uyarılarımızı kulak ardı etti. Türkiye’de de bu çağrılarımıza yeterince dikkat verilmedi, ilgi gösterilmedi. Ama 16 Nisan 2017 referandumuna gidilirken söylediklerimizin gerçeği ne kadar tam yansıttığı görüldü. 16 Nisan 2017 referandumu ile adına Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi dedikleri yeni bir düzen kurdular. Bu düzen gerçek anlamda OHAL’i kalıcılaştırma anlamına geliyordu. Amaç OHAL’i sürekli kılmaktı. Kalıcı OHAL rejimleri düşman yaratmadan yaşayamaz. Mutlaka düşmana ihtiyaçları var. Sürekli bir gerilime, kamplaşmaya ve kutuplaşmaya ihtiyaçları vardır.

“OHAL rejiminin vazgeçilmez araçlarından biri de savaş yaratmaktır”

Buralardan beslenir, adı üstünde olağan bir yaşam bu rejimin zaten anlamını kaybetmesi sonucunu doğuracaktır. O nedenle olağan bir yaşamın ortadan kalkması için ne gerekiyorsa yapmak zorundadır OHAL rejimi. Zihniyetlerin doğalarını bir gereğidir, düşman ve kutuplaşma yaratmak ve gerilim üretmek. Böyle bir rejimin vazgeçilmez araçlarından biri de savaş yaratmaktır: İçeride savaş, dışarıda savaş. Böylece OHAL’in kendi ülkelerinde yerleştirmeleri yetmiyor gibi komşularına ve daha uzak yerlere de yaymayı hedeflerler. Buradan besleniyorlar, OHAL rejimlerinin doğası budur dedim, çünkü böyle yapmadan hayatta kalmaları mümkün olmaz.

“Her türlü saldırıya rağmen rejim dikiş tutmuyor, toplum bu rejime rıza vermiyor”

Ama dikiş tutmuyor bu rejim. 100 binleri aşan insanları ihraç ettiler KHK’lerle, keyfi işlemlerle. Hukuku kendilerinin bir oyuncağı haline getirdiler. Yargıyı topluma hiza vermek için bir sopaya dönüştürdüler, basını susturdular. Her itiraza şiddetle yöneldiler ama yine de dikiş tutturamıyorlar. Bu toplum bu rejime rıza vermiyor. Bunu görmemiz gerekiyor. 16 Nisan 2017 referandumu OHAL şartlarında gerçekleşti, bütün hile ve devlet imkanlarını kullanılmasına rağmen ancak küçük bir farkla evet çıkmıştır o referandumdan. Aslında rejimin dikiş tutmayacağı o gün açıkça belli olmuştur.

Sonrasında 2018, 24 Haziran seçimleri yaşandı. Yine olağanüstü şartlarda, ağır baskılar ve tek taraflı imkanların kullanıldığı bu seçimlerde de ancak çok az bir farkla cumhurbaşkanı seçtirebildiler, o zamanın başbakanını. 2015’te başlayan süreçte tek adam rejimi için her türlü ilişkiyi ve her türlü karanlık oyunu önüne koyan iktidar ortakları ancak az bir farkla cumhurbaşkanlığı seçimini kazanabilmişlerdi.

“31 Mart seçimlerinde bizim politikamız iktidara büyük kaybettirdi”

Bu rejim dikiş tutmuyor. Bunun son örneği, son kanıtı, yerel seçimler olmuştur. 31 Mart ve 23 Haziran 2019 seçimlerinde iktidar çok büyük kaybetti. HDP demokrasi için demokrasinin önünü açmak için bir seçim politikası belirledi. Halklara toplumun bütün vicdanlı iyi insanlarına seslenen bu politika başarılı oldu. Şimdi bu mücadeleyi yeni bir aşamaya taşıyoruz. 1 Haziran’da ilan ettiğimiz siyasi tutum belgesinin bir parçası olan Demokratik Mücadele Programımızı büyük bir kararlılıkla hayata geçirmeye devam ediyoruz. Biz mücadelede kararlı, gücümüze inançlı olduğumuz sürece bu rejimin dikiş tutması mümkün değil. Demokrasi güçleri dayanışmayı ve demokrasi mücadelesini, haysiyet mücadelesini ciddiyetle sürdürdükleri müddetçe bu rejimin dikişleri er geç çözülecektir.

“İlk seçimlerde bu iktidarı göndereceğiz ve inşayı gerçekleştirecek gücü açığa çıkaracağız”

Bundan birkaç gün önce Demokratik Mücadele Programımızın ikinci aşamasının bir buluşması olarak Hatay’da halkların özgürlüğü, inançların eşitliği etkinliğini gerçekleştirdik. Ve orada gördük ki Türkiye’de bütün inanç temsilcileri nefes almak istiyor. Ve nefes alabilmek için mücadelenin gereğine daha fazla inanmaya başlıyor. Bu ülkede her inançtan insan her halktan birey mutlaka itirazını yükseltecektir, itirazını yükseltmek yetmez hep söylediğimiz gibi şimdi bu buluşmalardan yeni bir inşa gücü çıkarmak zorundayız. Biz inanıyoruz, bu gücü yaratacağız. İlk seçimlerde hem bu iktidarı göndereceğiz hem de yeni hayatı inşa edecek toplumsal gücü ortaya çıkaracağız. Bundan hiç şüphemiz yok, hiçbir olay hiçbir baskı bizi bu kararlılığımızdan asla vazgeçiremeyecektir.

“Saflarımızda kadına yönelik şiddet gibi çirkinliklerin yaşanması bizi utandırır”

Geçtiğimiz hafta, HDP olarak bizleri derinden sarsan, üzüntüye ve utanca boğan iki çirkin olaya yaşandı. Partimize mensup iki milletvekili kadına karşı şiddet ve cinsel saldırı olaylarıyla gündeme geldiler. Bu tür olaylarla gündeme gelmek elbette bizi sarsar. Saflarımızda bu çirkinliklerin yaşanması elbette bizi utandırır. Ama HDP’nin ilkeleri sağlamdır, değerleri köklüdür. Bu değerlerin bu ilkelerin en güçlü sütunu kadın mücadelesidir. Bu parti kadın mücadelesi ile var olmuş bir partidir. Kadın meclisi HDP’nin omurgasıdır.

“Mensur Işık ile ilgili MDK’mızın gerekli kararı vereceğinden şüphe duymuyoruz”

Kadın Meclisi bu gelişmeler üzerine hemen harekete geçti, Mensur Işık için disiplin kuruluna başvurdu ve bu milletvekili derhal Merkez Disiplin Kurulumuza sevk edildi. Merkez Disiplin Kurulu’nun süreci devam ediyor. Belli usuli işlemler var, o yüzden henüz sonuç çıkmadı. Bu usuli işlemlerin gerçekleşmesi için belli sürelere ihtiyaç var ama MDK’nin gerekli kararı vereceğinden şüphe duymuyoruz.

“Kusurumuz varsa kendi içimizde bunun gereğini yerine getiririz”

Diğer çirkin olay, Mardin Milletvekili Tuma Çelik’in bir kadına cinsel saldırıda bulunduğu iddiasıyla gündeme geldi. Bu olayla ilgili Kadın Meclisimiz bir açıklama yaptı. O açıklamada da olaydan daha önce haber alındığı haber alındıktan hemen sonra da harekete geçildiği açıkça belirtiliyor. Bu olay haber alındığında Kadın Meclisi bekleneceği üzere gecikmeden araştırmasına başladı. Yine Kadın Meclisimizin açıklamasında vurgulanan nokta; kadınla doğrudan görüşmeler gerçekleştirildiğiydi. Elbette bizde “kadının beyanı esastır” ilkesi tartışmasız geçerli. Kadına ısrarla sorulmasına rağmen cinsel saldırı veya taciz ile ilgili herhangi bir beyanı olmadığı kayda geçildi. Ancak daha sonra kadının savcılığa başvurduğu anlaşıldı ama bizim bundan haberimiz olmadı. Bir eksiğimiz varsa budur, gecikmişliğimiz varsa budur, bunun sebeplerini araştırır ortaya çıkarırız. Kusurumuz varsa önce kendi içimizde bunların gereğini yerine getiririz. Bir eksiğimiz varsa halkımıza hesap vermekten asla kaçınmayız.

“Bu olaylar vesilesiyle arınarak ve daha güçlü çıkacağımızdan kimsenin şüphesi olmasın”

HDP olarak bizlerin kadına karşı şiddet ve kadına yönelik suçlar konusunda en ufak tereddüdümüz olamaz. Hiçbir şekilde, hiçbir düzeyde mazeret üretmeye izin verilmez. O nedenle buradan bize yönelik saldırıların amaçladığı sonuca ulaşması mümkün değil. Biz isterdik ki bu olaylar bizim içimizde gerçekleşmiş olsa bile esas itibariyle kadın hakları için mücadelenin bir vesilesi haline getirilsin. Kadına karşı şiddetin ve cinsel saldırıların daha güçlü bir mücadele ile yok edilmesinin bir vesilesi olsun. HDP, bu olayın içimizde gerçekleşmesinden elbette utanç duyar ama gereğini yapar. Buradan daha fazla arınarak, değerlerimizi daha da güçlendirerek yürüyeceğimizden kimsenin şüphesi olmasın.

“Kadın mücadelesinin ve kazanımlarının hiçbir erkek tarafından yok edilmesine izin vermeyiz”

Nitekim Disiplin Kurulumuz da Tuma Çelik ile ilgili Kadın Meclisimizin yaptığı başvuruyu hızla sonuçlandırdı ve Çelik’in partiden hızla uzaklaştırılmasına, kesin ihracına karar verildi. Bütün siyasi partilerin ve devlet yetkililerinin yapması gereken şey kadına yönelik şiddetle dürüstçe mücadele etmektir. Siyasi partilerin de nerede ortaya çıkarsa çıksın bu şiddete fırsat vermeden karşısında durmaları görevleridir, sorumluluklarıdır. HDP olarak bizim yaptığımız da tam budur. Biz kadına karşı saldırıların her türüne karşı durduk bundan sonra da karşı durmaya devam edeceğiz. HDP yıllardır örülen kadın mücadelesini ve kazanımlarını hiçbir gücün ve hiçbir erkeğin yok etmesine izin vermeyecektir. Bunun sözünü bir kez daha sizlere ve bütün halkımıza veriyoruz.

“İçimizden ya da dışımızdan hiçbir erkek HDP’nin kadın mücadelesini sekteye uğratamayacaktır”

Partide on binlerce kadının emeği var. Bedel ödeyen on binlerce kadının emeği ile parti buraya geldi. İçimizden ya da dışımızdan hiçbir erkek HDP’nin kadın mücadelesini ve birikimini asla sekteye uğratamayacaktır. Her alanda olduğu gibi parti içinde de erkek iktidarı ile ve erkeklik zihniyeti ile mücadelede en büyük gücümüz kadın hareketidir. Bu mücadelede biraz önce söylediğim gibi eksikliklerimiz ortaya çıkabilir, geç kalmışlıklarımız olabilir bunun özeleştirisini kendimize kurumlarımıza ve halkımıza vermekten tereddüt duymayız.

“Kadını nefessiz bırakmayı varoluş amacı olarak gören güçler bize saldırmadan önce dönüp aynaya baksınlar”

Biz herkesi bu gibi çok önemli konularda daha samimi ve açık ve dürüst davranmaya davet ediyoruz. Bize yapılan eleştirilerin hepsini- saldırıları demiyorum- dikkate alırız ama burada “senin de dibin kara” söylemine sığınacak da değiliz. Ama gerçekler de herkesin gözü önündedir. Kadını nefessiz bırakmayı varoluşunun temeli gören güçler elbette mesele bizim içimizde olunca söz söylesinler ama dönüp aynaya baksınlar. Biz hem içimize hem bütün Türkiye’ye hem de bütün güçlere bu temiz değerlerin aynasını tutmaya devam edeceğiz. Tekrar söz veriyoruz, kimsenin de bundan kuşku duymamasını istiyoruz.

“Partimiz kadın mücadelesi ile gençlik mücadelesi yolunda kararlı bir şekilde yürüyecektir”

Önümüzde Demokratik Mücadele Programımızın ikinci aşamasının başka etkinlikleri de var. Yarın İstanbul’da gençlik buluşmasını gerçekleştiriyoruz. Gençlik bu ülkenin umududur, bunu biliyoruz. Gençlik bizim vesayetle veya pederşahi bir şekilde yaklaştığımız bir kesim asla değildir. Bu parti kadın mücadelesi ve gençlik mücadelesiyle, Kadın Meclisi ve Gençlik Meclisi ile yolunda kararlı bir şekilde yürüyecektir. Türkiye’deki bütün vicdanlı insanları, bütün iyi insanları, adalet, özgürlük, eşitlik isteyen herkesi kendi alanlarında seslerini yükseltmeye, gelecek güzel günleri inşa etme umudu yükseltmeye davet ediyoruz.

“7 Haziran’da başlangıcını gösterdiğimiz baharı kalıcı bir şekilde getirmeye kararlıyız”

Biz şüphe etmiyoruz; bu ülkede bu değerlere dayalı mücadele er ya da geç kazanacaktır ama o kadar da geç olmayacaktır. Cesaret bulaşmaya devam ediyor, umut yeşermeyi sürdürüyor. Bu ülkeye 7 Haziran’da başlangıcını gösterdiğimiz baharı kalıcı bir şekilde getirmeye kararlıyız. Buna inanıyoruz, buna sonuna kadar güveniyoruz. Halkımıza inanıyoruz. Türkiye’deki bütün halkların ortak mücadelesinin bu başarıyı getireceğinden şüphe duymuyoruz. Her zaman söylediğimiz gibi mutlaka kazanacağız.

Bunu da beğenebilirsiniz

Yorum Yap