Neyi güçlendirmeli, merkezi mi, yereli mi? (2)

by Haber Fora

Ali Türer

Merkeziyetçi bir gelenek içinden geliyoruz. Her bunalımda daha çoğulcu arayışlarla yola çıkıyor, günün sonunda güç bir kişinin ya da bir grubun elinde toplanıyor. Sonra daha derin bunalımlara sürükleniyoruz.

Gelin yerel yönetimlere eğitim, sağlık, bayındırlık, sosyal hizmetler alanlarında karar alma, yürütme yetkisi verelim. Yerel/merkez ilişkisini katılımcılık temelinde yeniden kuralım. Âdemimerkeziyetçi örgütlenmeyi esas alan demokratik bir anayasa yapalım. Buralarda valiler, kaymakamlar sadece merkezi hükümet adına denetleme işlevi görsünler, her şeye müdahale edemesinler.

1980’lerden itibaren Avrupa’da merkezi yönetimler yerel yönetimlere yetki devretmeye başladılar. Yerel yönetimlerin işleyişleri bir kurala bağlandı. 1985 yılında Avrupa Konseyi Avrupa Yerel Yönetimleri Özerklik Şartı’nı imzaya açtı.

Bu belgeyi, 1993 yılında Türkiye’de imzaladı. Fakat yerel yönetimlere ruhunu veren bütün maddelere çekince koydu. Yerel yönetimlerin kendilerini ilgilendiren konularda planlama ve karar alma süreçlerine ve denetim mekanizmalarına sahip olmalarına, kendi iç idari örgütlenmelerini özgürce belirlemelerine, finans kaynaklarını belirlemede ve kullanmada söz sahibi olmalarına karşı çıktı. Öte yandan büyükşehir uygulaması ile köyleri kentlere bağladı.

Yerel yönetimlerde insanların kendi kararlarını alacakları ve uygulayacakları mekanizmalar oluşturulmasına Sol sahip çıkmalıydı. Oysa Türkiye’de Sol’un var olma nedeni zaten devletçilikti, Kemalist damardan geliyordu. Sosyalist düşünce, yerel yönetimlerde katılımcı bir kültürün oluşması ve gelişmesinin kendi yol haritası açısından önemini yazık ki göremedi.

Marksist gelenekten gelen ulusalcı bir dost “Yerelleşmenin daha demokratik bir yaşam sunduğunun garantisi nedir?” diye soruyor ve ekliyor: “Hak ve özgürlüklerin kullanım düzeni, mülkiyet ve üretim ilişkilerinden bağımsız mıdır? Demokrasi ile mülkiyet yapısı, üretim dağıtım paylaşım ilişkileri arasında bir bağ yok mudur?”

Bu düşüncenin arkasındaki varsayım sanıyorum şu: “Kapitalist düzende demokrasi, özgürlük, eşitlik gibi evrensel değerler üretim araçlarını ellerinde bulunduranların, tekellerin, finans kapitalin kontrolündedir, o nedenle insanlar bu ülkelerde özgür değildir.” Bu yoruma katıldığımı söylemeliyim. Ama gerçekliğin farklı görüntüleri de var.

Reel Sosyalimi yaşayan ülkelerde insanlar kapitalist ülkelere göre belki daha fazla fırsat eşitliğine sahip oldular, ama bu, bu ülkeleri daha demokratik, daha özgürlükçü yapmadı. Kendilerini demokratik işlerlik içinde yenileyemediler, bu nedenle de çözüldüler. Bugün Ukrayna, Belarusya, Rusya komünist partiler içinde yetişen yöneticiler eliyle yönetiliyorlar. Demokrasi bakımından içler acısı haldeler. Birinde muhalefet partisi lideri ülkeden kaçmak zorunda kalıyor, diğerinde zehirleniyor.

Avrupa ülkelerinde yerel yönetimler güçlü. Halk buralarda kendisini doğrudan ilgilendiren bazı kararları alabiliyor, inisiyatif kullanabiliyor. Bu da bu ülkeleri görece diğerlerine göre daha demokratik yapıyor.

Marksizm, modernleşme dönemi ürünüdür; standartlaşma arayışı, bürokrasicilik, determinizm, bilimcilik, mekaniklik gibi döneminin temel karakteristik özelliklerini bünyesinde taşır. Post modern sürecin alabildiğine karmaşık koşullarında, siyah-beyaz dönemin ürünü bir kuramla yol alamazsınız. İdeolojiye temel özelliğini veren kritik belirleyicileri eğip bükmeyi de Marksizm’e haksızlık olarak görürüm, bunu etik bulmam.

Daha ileri bir toplumsal düzen arıyorsanız, insanlığın bütün düşünsel zenginliğini kullanarak hayata geçirilebilir bir program geliştirmek zorundasınız. Devrimci Sol’un içinde yaşadığı temel açmaz bu. Gelişmeye müdahale edecek bir program yok elinde. Halkın yaşadığı sıkıntılara, halkın ihtiyacı olana dokunmayan bir jargon kullanıyor, o nedenle de etkili olamıyor.

Ulusalcı Sol’da ise “üniter yapıyı koruyamayız” kaygısı var. Oysa âdemimerkeziyetçi bir yapıda örgütlenen bir devlet, üniter yapısını koruyamaz diye bir şey yok. Tam tersi, herkesin taşın altına elini koyduğu yerde siyasal birlik daha da güçlenir. Böyle bir yapı içinde Kürt sorunu da kendiliğinden çözülür. Bundan da rahatsızlık duymazsınız herhalde.

Kıyılar birilerine peşkeş çekiliyor, HES’ler, JES’ler, termik santraller, altın madenleri derken doğa delik deşik. Oralarda yaşayan insanlara soruluyor mu? Bir ilçede belediye başkanı sokağın adını değiştirmek istiyor, kaymakam “yapamazsın” diyor. Diğeri bağış toplamak istiyor, merkezi hükümet hesaplarına el koyuyor.

İnsanlar haberleri olmadan arazilerinin ellerinden alındığını, birilerine verildiğini görüyorlar. Kanal İstanbul yapacağım senin yaşadığın yere el koydum, diyor merkezi hükümet, ne hakla? İnsanların havasına, suyuna, toprağına, yaşamına ne hakla müdahale ediyor, kirletiliyorsunuz. İnsanlar yaşamlarını güvence altında hissedeceği bir düzeni hak etmiyorlar mı? Bunun için sosyalizmi bekleyin mi diyeceksiniz insanlara? Sol olarak bu insanlara bir gelecek tahayyülü sunuyor musunuz?

Tunceli’nin TKP’li belediye başkanı, Ovacık’ta 600 dönüme nohut dikti, insanlar birlikte çalıştılar, işleri oldu, karınları doydu. Mansur Yavaş aynısını bugün Ankara’da yapıyor. Bir de yerel yönetimlerin anayasal, hukuki bir dayanağa kavuştuğunu düşünün. Ellerinde kendi kararlarını alabilme, yürütebilme, kendini kontrol edebilme yetkisi olduğunu düşünün.

İnsanları seyirci yapmışsınız, beş yılda bir oyunu ver, sonra otur bizi izle diyorsunuz. Enerjilerini sizin üzerinizden aralarında didişerek harcıyorlar. Bırakın insanlar sorunlarını kendileri çözsün. Bakın bakalım o zaman nasıl canla başla çalışıyorlar, üretiyorlar, yaşamlarına nasıl sahip çıkıyorlar.

Bunu da beğenebilirsiniz

Yorum Yap