Süper kahramanların Trump’la akrabalığı: Punisher’ın Kongre baskınında ne işi vardı?

by Haber Fora

ABD Kongresi, 3 Kasım’da sonuçlanan başkanlık seçimlerinin sonucunu tescil etmek üzere 6 Ocak’ta toplandığında Senato ve Temsilciler Meclisi üyelerini kötü bir sürpriz bekliyordu. 

Seçimlerde usulsüzlük yapıldığını düşünen mevcut ABD Başkanı Donald Trump’ın destekçileri, Trump’ın da farklı biçimlerde yaptığı yüreklendirmelerle güçlerini göstermek üzere Kongre binası önünde toplandığında işin renginin bir anda değişmesi pek çokları için sarsıcı bir etki yaratmıştı. Binanın kapısının kırılıp pencerelerinin indirilmesiyle yaşanan baskının ardından özellikle boynuzlu ve kürklü şapkasıyla öne çıkan “bizon adam” Jake Angeli ve temsil ettiği “QAnon” hareketi çokça konuşuldu ancak gözlerden kaçan bir detay daha vardı. 

Binanın içine giren göstericilerden birinin Amerikan bayrağı üzerine iliştirilmiş Marvel’ın ünlü karakterlerinden Punisher’ın ya da bir diğer ismiyle Frank Castle’ın logosunu taşıması da sosyal medyada önemli bir tartışmayı alevlendirdi. Logonun, birçok kişinin Amerikan demokrasisine ciddi bir saldırı olarak nitelendirdiği eylemde bu şekilde kullanılması Marvel hayranlarını hayal kırıklığına uğratmış görünüyordu. Ve hatta Marvel’dan karakterin “teröristler” tarafından kullanılmasına izin vermemesini ve Punisher’ın artık emekli edilmesini talep edenler de vardı. 

 

Ancak hatırlatılması gereken nokta aynı logonun yaklaşık 7 ay önce Punisher’ın yaratıcılarından Gerry Conway tarafından Siyahilerin Hayatı Önemlidir (Black Lives Matter) hareketine destek olmak amacıyla düzenlenen kampanyanın parçası haline getirilmesiydi. Conway, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda logonun “kanunsuz polis baskısı” yerine yeniden “adaletin” sembolü haline getirilmesi için genç çizgi roman sanatçıları aradığını duyurmuştu. Söz konusu kampanya kapsamında bir dizi yeni Punisher logosu ırkçılık karşıtı harekete bağış toplanması için hazırlanmıştı. 

 

Ailesi feci biçimde katledilen Frank Castle, intikam almak üzere suçlulara karşı verdiği mücadeleyle ve onları cezalandırmasıyla nam salmış bir karakter. Ve her ne kadar karakteri yaratan Conway ve onu yakın zamanda canlandıran Jon Bernthal, Castle’ın baskıyla veya ırkçı eylemlerle ilişkilendirilmesinden son derece rahatsız olduklarını çeşitli biçimlerde belirtmiş olsalar da bu gibi örneklerin önüne geçememişlerdi. Tıpkı bu çarpıcı örnekte olduğu gibi popüler kültürün pek çok farklı karakteri, hikayesi veya sembolü şişede durduğu gibi durmuyor ve şişenin içinden çıkacak cin, yaratıcısının niyetinden bağımsız olarak bambaşka anlamlara gelebilecek şekillerde yorumlanabiliyor. 

Cantek: Bu hikayeler birer mermi değil

Haber Fora’ye konuşan yazar ve senarist Levent Cantek, Punisher’ın farklı durumlarda farklı biçimlerde algılanmasını şu ifadelerle açıklıyor:

Cantek’in de işaret ettiği gibi tuhaf biçimde karakter bir noktada kendisine can veren kişilerin beklentilerinden bağımsızlaşarak tam aksi yöne savrulabiliyor ve esasen hikayesine tamamen ters olsa da başka değerlerin temsili haline gelebiliyor. Bu açıdan Punisher’ın yalnız olmadığını belirtelim. Özellikle Marvel’ın son döneme damgasını vuran süper kahraman anlatısı Avengers da bu tartışmadan payını fazlasıyla aldı ve görünüşe göre almaya da devam edecek. 

Steve Rogers, Tony Stark’a karşı: “Ahlaklı” kanunsuzluk

Trump’ın sandıkta Demokratlarla karşı karşıya geldiği ilk dönemeçten, yani 8 Kasım 2016’dan yaklaşık 6 ay önce, bugün Avengers: Endgame’in başarısıyla gölgede kalan Marvel filmlerinden biri olan Kaptan Amerika: Kahramanların Savaşı (Captain America: Civil War) vizyona girmişti ve benzer bir tartışmanın fitilini ateşlemişti. 

Filmde ilk olarak süper kahramanların eylemlerinin toplum açısından kötü sonuçlar doğurduğuna tanıklık eden izleyici film boyunca bu tür istenmeyen sonuçların oluşmasının önüne geçmek için süper kahramanların devlet kontrolü altına alınması gerektiğini savunan Tony Stark ve bunun tam tersini savunan Steve Rogers’ın kapışmasını izlemişti. Film içten içe, liberal bir pozisyonu savunan Stark yerine, kötülerin haklanması için masumların hayatının göz ardı edilebilir olduğunu düşünen Rogers’ın tarafını tutar gibi görünüyordu ve konumuzla alakalı tartışma tam da burada başlıyor.

 

Film Rogers’ın savunduğu pozisyondan izlendiğinde kahramanların statükonun karşılaştığı saldırılara karşı koymak için müesses nizamın mevcut araçlarının yetersiz kaldığı durumda sistem dışından onu korumak adına vereceği mücadele son derece meşru görünür. Düzeni korumak adına kanun çerçevesinde hareket etmektense “ahlaklı” bir kanunsuzluk daha çekici görünür. Esasen Trump’ın bakışının özetlenebileceği “Make America Great Again” (Amerika’yı Yeniden Harika Yap) kampanyası tam da buraya oturuyor. Bu bakış açısından liberallerin elinde çürüyen Amerika’yı yeniden “harika” yapmak için her türlü araç meşru hale geliyor. 

Levent Cantek bu tip ideolojik ilişkileri şu şekilde değerlendiriyor:

Cantek’in belirttiği biçimiyle bu açıdan kesin hükümler belirtmek pek kolay değil ve süper kahraman anlatılarıyla Trump’ın ve destekçilerinin bakış açısının bir düzeyde akrabalık taşıdığını söylemek yanlış olmasa da her şeyden önce bu anlatıların kökenine ve nerelerden türediğine bakmak gerekiyor. 

Süper kahramanın doğuşu: Kripton’dan gelen “yabancı” Süperman 

Boğaziçi Üniversitesi Batı Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nde Gazi Mehmet Emin Adanalı süper kahramanın ortaya çıkışını Haber Fora’ye şu şekilde anlatıyor:

Adanalı, bu çerçeve içinde süper kahramanın izlerinin ilk olarak 1936’da ortaya çıkan ve Türkiye’de Kızılmaske olarak bilinen The Phantom’da bulunabileceğine işaret ediyor: 

 

Ahlaki olarak doğrunun beyaz adamla simgelenmesi açısından süper kahraman anlatıları bağlamında son derece önemli bir miras bırakan The Phantom’ı çok geçmeden Süperman takip ediyor. Adanalı, 1938’de ortaya çıkan Süperman’in yaratıcıları Joe Shuster ve Jerry Siegel’in 19. yüzyıl sonu, 20. yüzyıl başında Avrupa’da artan anti-semitizm nedeniyle Amerika’ya göç eden Yahudi ailelerin çocukları olmasına işaret ederek Süperman’in oluşturduğu anlatının aslında “son derece kalın bir örtünün altından ABD dışından gelenlerin de ahlaklı, düzgün, kanunlara saygılı ve belki de en önemlisi, gerçek bir Amerikalı olarak Amerika’ya büyük katkılarda bulunabileceğini” söylediğini belirtiyor.

Süperman bu açıdan Kripton gezegeninden Dünya’ya gelmiş bir canlı olarak temelde bir yabancı veya uzaylı tasviri. Ancak bebekken Dünya’ya gelen bu yabancı büyüdükçe Amerikan değerlerini savunan bir kahramana dönüşüyor. Adanalı bu dönüşümü şu ifadelerle anlatıyor:

 

Batman: Hepiniz kahraman olabilirsiniz!

Süperman’in ardından gelen Batman, onun gibi süper güçlere sahip değil. Ancak savunduğu değerler için süper güçlere sahip olmadan da verdiği mücadele aslında hayli etkili bir mesaj veriyor. The Phantom gibi süper güçlere sahip olmayan Bruce Wayne, Adanalı’nın belirttiği biçimde köklerini Süperman’in de öncesinde yer alan kahramanlardan alıyor ve bir şekilde “Hepiniz kahraman olabilirsiniz!” fikrinin altını çiziyor. Adanalı, 1939’da ortaya çıkan Batman karakterinin ardından II. Dünya Savaşı’nın anlatılar üzerinde yarattığı dönüşümü şu şekilde özetliyor:

 

“Tijuana Bibles”dan “Graphic Novel”a: Grafik anlatımda karşı kültür

Öte yandan bu örneklerle bir düzeyde tezat oluşturabilecek ve tarihsel olarak onlardan önce gelen başka bir damar da söz konusu. Adanalı, 1920’lerde illegal olarak dağıtılan ve sakıncalı olarak değerlendirilen içerikleri barındıran “Tijuana Bibles” akımının daha sonra “Underground Comix” ve “Graphic Novel” akımlarına kaynaklık ettiğini söylüyor.

Adanalı’nın özetlediği biçimiyle “Tijuana Bibles”ın esasen gazete bantlarındaki figürlerin pornografik bir çerçevede yeniden serbest bir biçimde “alkol kullanırken ve genel olarak o dönemde geçerli olan ahlak anlayışını ve bunun ortaya çıkardığı yasaları reddederek gösteren çizgi anlatılar” şeklinde tanımlamak mümkün. Ve bu çizgi anlatıların “Tijuana Bibles” olarak adlandırılmasının sebebi de Meksika’nın Tijuana kentinde basıldıktan sonra ABD’de illegal biçimde dağıtılmaları. Yani garafik anlatılar açısından 1920’li yıllardan itibaren aslında hiç de hakim ahlak anlayışıyla bağdaşmayan anlatıların da gündemde olduğunu not etmek gerekiyor.

Adanalı erken dönemlerde gelişen bu muhalif tavrın 1980’lere uzanan bir çizgide okunabileceğini şu şekilde aktarıyor:

 

Benzer biçimde Cantek de süper kahraman anlatılarına yönelik toptancı bir yaklaşımın hayli sorunlu olduğunu ve aslında bu anlatıların birbirinden çok farklı eğilimleri de barındırabileceğine şu şekilde dikkat çekiyor:

V parmağını halka doğrultuyor: Suçlu sensin!

İlk olarak 1982’de yayımlanan ve özellikle 2005’te sinemaya uyarlanmasının ardından büyük bir yankı uyandıran Alan Moore’un yazdığı ve David Lloyd’un çizdiği V for Vendetta’yı süper kahraman anlatıları içinden yükselen kuvvetli bir muhalif ses olması nedeniyle burada tartışmaya dahil etmek son derece önemli. Çünkü anlatının kahramanı V, Süperman ve Batman gibi karakterlerin kurduğu çerçeveyi tersine çeviren bir etki yaratıyor. Adanalı, V for Vendetta’nın esasen yukarıda özetlenmeye çalışılan romantik kahraman kültürünü tersine çevirerek farklı bir yapı kurduğunu belirtiyor. 

Bahsi geçen geleneksel süper kahramanı Adanalı, “hareketsiz bir yaratık” olarak nitelendiriyor ve esasen bir “araç” olduğunu söylüyor. Geleneksel kahramanın harekete geçmesi için onun koruduğu değerlere veya sisteme muhalif bir antagonist gerekiyor ve geleneksel kahraman bu antagonistin etkisiyle hareketsiz halden çıkarak eylemlilik kazanıyor. Bu noktada Adanalı tehdit altındaki değerleri korumak adına harekete geçen geneksel süper kahramanın “bir devlet ajanı” (government agency) işlevi gördüğüne işaret ediyor. Antagonistin haklanmasının ardından da süper kahraman tekrar eski durağan pozisyonuna geçiyor. Adanalı bu anlatı yapısıyla son derece uyumlu biçimde, geleneksel süper kahraman tasvirinin romantik ideallerden beslenmesi nedeniyle bu tür karamanların “yaşlanmadığını ve kurgu gerektirmedikçe de ölmediğini” ifade ediyor. 

V’nin daha en başından geleneksel süper kahramanın korumaya çalıştığı yapıyı “tiranik” diye nitelendirerek onu tersyüz ettiğini Adanalı şu şekilde belirtiyor:

 

Adanalı, V for Vendetta’nın tam da Süperman ve Batman gibi karakterlerin kendilerini korumaya adadıkları devlet yapısına oklarını çevirmesi nedeniyle ciddi bir kırılma yarattığına işaret ediyor ve bu anlatısal kırılmanın Thomas Hobbes’un Leviathan’ına atıfla anlatılabileceğini belirtiyor. Hobbes’un çizdiği çerçevede halk ve erk arasında gerçekleştirilen toplum sözleşmesinin sonrasında oluşan devlet bir canavar olarak tasvir ediliyor. Devletin olmadığı doğal durumdan (state of nature) zarar görmek istemeyen bireyler bilinçli bir biçimde bir araya gelerek devleti ete kemiğe büründürüyor. Adanalı nihayetinde oluşan bu canavarın hep bir zincirle bağlı olduğunu ve o zincirin de halk tarafından kontrol edildiğini belirtiyor ve bu fikre göre kontrolün herhangi bir biçimde bırakıldığı anda “canavarın kafasına göre hareket etmeye” başlayacağının altını çiziyor. Ancak burada Leviathan ve onu oluşturan halk arasındaki diyalektik ilişkinin vurgulanması son derece önemli. Çünkü Adanalı’nın da ifade ettiği gibi “canavar bir meta” ve “asıl işaretlenen erki oluşturan insanlar”. 

Moore’un kurduğu anlatının bu açıdan nasıl değerlendirileceğini Adanalı şu şekilde özetliyor:

 

Bu açıdan V’nin anlatıda aslen halkı sorumlu tutarak geleneksel süper kahramanın tamamen aksi yönünü hedef almasının nedeni açıklık kazanmış oluyor. Öte yandan karakterin yüzünü gizleyerek bir maskeyle kendini göstermesi hayli önemli. Karakterin meşhur, “Bu maskenin ardında etten fazlası var. Bu maskenin altında bir fikir var ve fikirlere kurşun işlemez” sözü hem hikaye açısından hem de genel olarak süper kahraman anlatıları külliyatı açısından önemli bir ideolojik değişikliğe işaret ediyor. Adanalı, Moore’un eserinde anarşizm üzerinden kurduğu tatışmayı şu şekilde aktarıyor:

 

Kongre baskınındaki kitlenin tarihsel, düşünsel kökenleri: Püritanizm

Yukarıda verilen örnekler süper kahramanlara dair anlatıların oluşturduğu tarih içinde birbirinden çok farklı politik ve ideolojik pozisyonların çıkabildiğini gösteriyor. Ve esasen “özgürlük savaşçısı”nın kim olduğuna verilen cevabın bu farklı pozisyonlara göre değişkenlik gösterebileceğine işaret ediyor. Bu bağlamda Kongre baskınını gerçekleştiren kitlenin örneğin neden V karakteriyle kendini eşleştirmediği açık görünüyor çünkü ideolojik olarak V tam da o kitlenin koruma hırsıyla öne atıldığı yapıyı hedef alıyor ve Alan Moore bunu anlatısının içinde çok bariz bir biçimde inşa ediyor.

 

Bununla birlikte süper kahraman örneklerinden biraz uzaklaşıp ABD’nin kültürünü oluşturan kurucu fikirlere yelken açarak ortaya çıkarılmaya çalışılan tablo biraz daha net hale getirilebilir. Adanalı, Anglikan Kilisesi’nden koparak Amerika’ya giden Puritenlerin bu açıdan son derece önemli olduğunu belirtiyor:

Donald Trump’ın ve onu destekleyenlerin öne çıkan fikirlerinden biri beyazların diğer tüm ırklardan üstün olduğu fikri ve Püritenlerin Hristiyanlık anlayışının da tam da bu noktada kaynaklık ettiğini söylemek mümkün. Özellikle sosyal medya üzerinden yayılan komplo teorilerini üretme ve bunlara inanmaya son derece yatkın bu kitle açısından her şeyin kendi bakış açılarındaki gibi gerçekleştiğine olan mutlak inanç bu kültürel temelden besleniyor. Adanalı upuzun bir tarihi olan bu kültürel kaynaklığı şu ifadelerle aktarıyor:

 

Adanalı’nın aktardığı biçimiyle böylesi düşünsel bir temelden beslenen kitle açısından ABD toplumunda son dönemde yaşanan değişimler, özellikle alternatif kimliklerin, cinsiyetlerin bahsi geçen katı ahlaki yapıyı sarsması beyaz adam açısından tabiri caizse bir varoluşsal kriz yaratıyor ve bu kriz hissi radikalliği de beraberinde getiriyor. ABD’nin dünyanın pek çok farklı yerinden aldığı göçler, Adanalı’nın ifade ettiği biçimiyle bir “beyazsızlaştırma” olarak algılanıyor ve bu açıdan “koyu dindar protestan Amerikalı kendini büyük bir tehdit altında hissediyor”. Bu bakış açısı haliyle bilinen ve esasen kendilerinin kurduklarını düşündükleri Amerika’nın giderek yok edildiği hissiyatını tetikliyor. Yukarıda aktarılmaya çalışıldığı haliyle bu bağlamda Püritenlerin anlayışını hatırlamak son derece önemli. 

ABD’nin doğumundan bu yana pek çok farklı çatışmanın kültürünü şekillendirdiği bir ülke olmasını Adanalı bu tartışma açısından çok önemli buluyor. Köleliğe dair yaşanan ihtilaf, bağımsızlık mücadelesi, Amerikan yerlileriyle yaşanan çatışmalar bu bağlamda akla gelen ve bir çırpıda sayılabilecek başlıklar. Bunların ötesinde ülkeyi ilgilendiren pek çok farklı noktada Demokratlar ve Cumhuriyetçiler arasında yaşanan fikir ayrılıkları da ülkenin tarihindeki çatışmalara yenilerini ekliyor ve tabii onlardan besleniyor da. Özellikle son dönemeçte toplumun iki farklı kanadı arasındaki gerginliğin Trump’ın başkanlık dönemi sürecinde ortaya koyduğu icraatlar ve söylemlerle arttığını söylemek abartı olmaz. Ve bu pratikler esasen Trump’ın temsil ettiği anlayışı sivriltirken Demokratların da birbiçimde kenetlenmesine ön ayak oluyor. Bu açıdan son seçimde Demokratların hem başkanlığı kazanması hem de Kongre’nin her iki kanadını da kontrol eder hale gelmesi Trump’ın destekçilerinin bakış açısından fazlasıyla tehditkar bir meydan okumaydı. 

Adanalı bu dinamiği şu ifadelerle anlatıyor:

 

Paranoya ve dijital devrim

Komplo teorilerinin sosyal medya gibi iletişim teknolojilerinin sağladığı olanaklarla hızla yayılması bahsedilen tehdit hissinin katlanarak bir paranoyaya dönüşmesinde son derece önemli rol oynuyor. Bu açıdan sosyal medya deli saçması gibi görünen pek çok fikri gerçekliğin ta kendisi gibi gösterme gücüyle esasen beyaz adamın buhranını derinleştiriyor. Adanalı bu katlanarak artan kriz hissini harakete geçiren esas etkiyi şu ifadelerle anlatıyor:

 

Mit ve gerçeklik

Bu paranoyanın süper kahraman anlatılarıyla ilişkisine dönecek olursak, süper kahramanın esasen bu kriz hissini psikolojik olarak hafifleten bir işlevi olduğuna değinmek gerekiyor. Adeta ideallerinin yok olduğunu düşünen beyaz adama yepyeni bir motivasyon kaynağı sağlıyor ve süper kahraman hikayelerinin oluşturduğu ahlaki anlatının nasıl okunduğuyla doğrudan ilişkili olarak ona düşmanının kim ve idealinin ne olduğunu söylüyor. Adanalı bu ilişkiye şu şekilde dikkat çekiyor:

Bu bağlamda tarihin belirli dönemlerinde popüler kültürün ön plana çıkan sembollerinin o dönemin ideolojik ve siyasi iklimiyle fazlasıyla ilişkili olduğunu belirtmek gerekiyor. Yani bir süper kahraman ve onun yorumlanma biçimi bütünüyle toplumsal faktörlerle bağlantılı. Adanalı bu noktada X-Men’in iyi bir örnek olduğunu söylüyor ve 1960’larda ortaya çıkan X-Men’in esasen rağbet görmemesinin sebebinin “gizlenmiş bir öteki temsili” olmasından ileri geldiğini ve o dönemde toplumun bu tür temsillere henüz hazır olmadığına işaret ediyor.

Benzer biçimde Frank Miller’ın The Dark Knight Returns’ü de böylesi bir bakışla değerlendirilebilir. Adanalı, Miller’ın kurduğu anlatının ciddi bir yeni-muhafazakar eleştirisi barındırdığını şu ifadelerle anlatıyor:

 

Tirana karşı ayaklanma ve Anayasa’nın ikinci maddesi

ABD Anayasası bu bağlamda düşünsel açıdan görülen veya hissedilen tehdide karşı kolay biçimde silahlanmaya çok büyük bir zemin sağlıyor. Çünkü Anayasa’nın ikinci maddesi silahlanmayı bir hak olarak koruma altına alıyor. Adanalı’nın altını çizdiği biçimde Anayasa’nın sağladığı bu zemin de paranoya düzeyine çıkan tehdit hissinin silahlanmasının önünü açıyor:

Bu nedenle bu kitle açısından kendi zihinlerindeki tirana karşı ayaklanma, anayasal zeminden de beslenerek tam da Kongre baskınında tüm dünyanın tanıklık ettiği görüntülere evriliyor. Adanalı, ABD Anayasası’ndaki bu maddenin anakronik olduğunu, değiştirilmesi için çaba sarf edildiğini ancak temelde yatan yerleşik kültürün değiştirilmesinin hayli zor olduğunun altını çiziyor. Ve ironik biçimde her ne kadar Trump’ın da benzer bir tiran tasvirine oturtulması son derece kolayken, Adanalı bu kitlenin böylesi bir ihtimali tamamen kapı dışarı ettiğini ve Trump’ın söylemlerini “rastgele ve tutarsız ifadeler barındırsa da, rasyonel olmayan biçimde sahiplendiklerini” söylüyor. 

 

“Yaşayan Ölüler’in şafağı, gündüzü ve gecesi”

Adanalı’nın çizdiği çerçeve ABD tarihinde görülmemiş biçimde böylesi bir eyleme kalkışılarak Kongre binasının neden basıldığını güncel tartışmaların ötesinde tarihsel ve ideolojik kaynaklarıyla anlaşılır hale getiriyor. Çehov’un meşhur sözünü bir nevi hatırlatır biçimde aslında duvarda asılı duran tüfeğin tam da orada olduğu için patladığına işaret ediyor. 

Ancak kitlenin, baskının gerçekleştiği sırada sert bir müdahaleyle dağıtılmaması konu açısından ciddi bir önem arz ediyor. Adanalı, V for Vendetta bahsinde aktarılan canavar tasvirine atıfla Kongre baskınıyla yaşanan olayda “paslı halkaları kırarak serbest kalmaya yaklaşan canavarın” yeniden uyutulacağını belirtiyor. Yani sert biçimde müdahale edilmeyerek esasen bir miktar zaman kazanıldıktan sonra canavar kıskıvrak yakalanıyor. Görünüşe göre canavarın bir süreliğine de olsa uyutulmasında, baskına katılanların muhtemel biçimde yargılanarak ceza almaları etkili olacak.

Önceki başlıklarda da ifade edilmeye çalışıldığı biçimiyle süper kahramanların neyi temsil ettiği ve bu temsilin nasıl alımlandığı her uğrakta toplumsal mücadelelerin belirlenimiyle kendini yeniden kuruyor. Dolayısıyla Adanalı’nın da özlü biçimde ifade ettiği gibi modern kahraman bazen Süperman, bazen Batman, bazen de V olarak kendini gösteriyor. Ve tam da bu yüzden Siyahilerin Hayatı Önemlidir (Black Lives Matter) hareketinde ortaya çıkan Punisher’ın, 7 ay sonra Kongre binasını basması pek de şaşırtıcı görünmüyor. 

Levent Cantek bu dinamiği Adam Smith’in “görünmez el” metaforuna benzeterek popüler kültürün her şeye sirayet ettiğini, etkilediğini ve etkilendiğini söylüyor. Bu açıdan birbirinden farklı pek çok idealin temsili olarak okunabilecek süper kahramanlar, o ideallerin değişmesiyle adeta kendilerini baştan yaratıyor. 

Bunu da beğenebilirsiniz

Yorum Yap