Van’da bitmeyen OHAL (1)

by Haber Fora

“Kim demiş Van’a şehir diye? Adı çıkmış Van’ın. Ben şehirdir diyemiyorum. İnadımdan mı? İnanın ki değil. Van şehir değildir de ondan. Van dağınık, koskocaman bir köydür. Yirmi otuz doğu köyünü bir araya getiriniz, oldu işte size Van.” 

Yaşar Kemal 1951’de yazdığı, “Dünyada Van” röportajında Van’ı böyle tanımlıyor. Ama artık Van 1951 Van’ı değil. Hatta bir an için Van Gölü’nü Van’da düşünme, herhangi bir şehirden farkı kalmaz.

Kendine ait bir mimarisi, bir dokusu, bir ruhu kalmamış Van’ın.  İsterdik ki Van’a gelmişken, Van’daki tarih tahribatını, Van’ın doğasını, Van Gölü’nü, Van Kedisi’ni, Akdamar Adası’nı konuşalım fakat şimdilerde Vanlılar bunların hiçbiriyle ilgilenmiyor.

Van’da son beş yıldır en çok konuşulan şey yasaklamalar. 15 Temmuz 2016’da yaşanan darbe girişiminden sonra ilan edilen OHAL’in etkisi Van’da halen devam ediyor. 15 günde bir Valilik çeşitli gerekçelerle Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanununun verdiği yetkiye dayanarak kentte her türlü gösteri, yürüyüş, toplantı, basın açıklamasına kısıtlama getiriyor. Kentin çoğunluğu bu durumu fiili OHAL olarak değerlendiriyor.

Van’da kime dokunsanız bin ah işitirsiniz. Dokunan olmadığı için o ahlar işitilmiyor. Kimisi de ah demekten imtina ediyor. “Ah dersem başıma neler gelecek Allah bilir?” diyenler de yok değil. İnsanların ahı var üzerimizde, siz de duyun diye insanların ahlarını yazmak gerekir.

Van’ın en işlek caddelerinden birisi Mareşal Fevzi Çakmak Caddesi, mareşalden mi yoksa Fevzi Çakmak’tan mı bilinmez ama burada herkes bu caddeye Maraş caddesi diyor. Bu işlek caddenin dükkanlarına girip esnafın halini soruyoruz ama kimse konuşmuyor. Kimi işi olduğunu söylüyor, kimi konuşmak istemediğini söylüyor kimi de konuşmaya korkuyor. Sadece bir kişi, “Esnafım ben kardeşim, siyasetle ilgilenmiyorum,” diyor. Belli ki en çok da o siyasetle ilgili.  Türkiye’nin her tarafında şubesi olan marketlerden birine girip, rafları düzenleyen genç bir kadına, “merhaba,” diyorum. “Buyurun, nasıl yardımcı olabilirim,” diyor. Gazeteci olduğumu söylüyorum.  “Van’da OHAL…” sözümü bitirmeden. “Abi beni karıştırma, ben ne anlarım, evimden işime, işimden evime…” diyor.

En işlek caddelerden mahalle aralarına kadar konuşacak insan aradık. Konuşmaktan bu kadar çekinen bir Van tarihte hiç var olmamıştır. Bu bizim görüşümüz değil. Atmışında, bastonlu, yöresel kıyafetleriyle Hz. Ömer Cami’nin avlusunda oturan amcanın görüşü. İsmini soruyorum. “Boşver ismimi,” diyor. “Önemli olan söylediklerim. Bak bu yaşıma kadar Van’da yaşadım hiç böyle bir döneme denk gelmedim. İnsanlar konuşmaya korkuyorlar. Kendinden, eşinden, dostundan şüphe ediyor insanlar. Bak burada gördüğün gençlerin hepsi işsiz ama biri de çıkıp bunu söyleyemiyor. Benim iki oğlum üniversite mezunu, biri mağazada çalışıyor, öbürü evde oturuyor. Hak mı bu? Git esnafa sor bakalım. Sınırı kapattılar esnaf kan ağlıyor. Ama Allah’ın adaleti bir gün tecelli edecektir. Ben ismimi vermekten korkmuyorum ama geleceklerini düşünmek zorundayım.”

Hangi genci çevirirsek açık açık konuşuyorlar. İlle de işsizlik diyorlar. İlle de baskı diyorlar, ille de yasaklar diyorlar. Onlardan birisi İzzet, İzzet, “Bunlar şimdi belediyeye kayyum atadılar diye işsizlik mi bitti? Bunlar şimdi eylemleri yasakladılar diye biz susacak mıyız? Biz susmayacağız. Yarın seçim olsa yine partimize vereceğiz. Biz buyuz. Bizi böyle kabul edecekler.” Diyor. Hemen yanımızda bizi pür dikkat dinleyen bir genç atılıyor. “Abe ,” diyor. “Tamam Allah razı olsun, sorunlarımızı yazacaksın da ama bir işe yaramayacak. Çünkü bizi cezalandırıyorlar. Biz partimize sahip çıkıyoruz diye bizi cezalandırıyorlar. Buradaki halk kimsenin umurunda değil. O yüzden konuşmanın da anlamı yok.”

Kalabalık cadde ve sokaklardan sonra Hacıbekir mahallesindeyiz. Namıdiğer Xaçort mahallesi. İlginç bir mahalledir Xaçort. Mahallede konaklar da var villalar da, derme çatma evler de var apartmanlar da, tek katlı şirin müstakil evler de var göçmenlerin yaşadığı konteynırlar da. Mahallenin sakinleri, genel olarak Şırnak’tan, Hakkari’den buraya göçmüşler.  90’ların karanlığında köyleri yakılan, toprağından zorla kopartılıp sürülen insanların yeni yurdu olmuş Xaçort. Zorla yerinden edilmenin getirdiği isyan duygusu burada hep diri kalmış. Tüm toplumsal olayların fitili ilk buradan ateşlenmiş. Mahallenin sakinlerinden biri olan Ahmet Amca bu durumu şöyle dile getiriyor: “Dicle kenarında bir kuzuyu kurt kaparsa ilk çığlık buradan yükselir.”

Xaçort mahallesinde çokça duvar yazılamaları var. Kayyumları protesto eden yazılar, Bekir Kaya’ya sevgilerini dile getiren yazılamalar. Bu uzun ve karakışta yüzünü gösteren güneşte güneşlenen iki gencin yanına yaklaşıp, Gösteri ve Toplantı Yürüyüşleri yasakları hakkında ne düşündüklerini soruyoruz.  “Her zaman yasaktı zaten,” diyor biri. “Ne zaman serbest oldu ki? Ama eskiden yasaklara rağmen yürüyüş yapıyorduk şimdi öyle değil. Şimdi herkes canından korkuyor. Hapse girmekten korkuyor. İşini kaybetmekten korkuyor. Ben bazen gece rüyalarımda slogan bile atıyorum. Büyük haksızlık yapılıyor. Bekir Başkan’ı niye içeriye attılar? Biz bu haksızlığı kabul etmiyoruz. Yine seçim olsa yine Bekir Başkan’ı seçeceğiz. Selahattin Başkan da Bekir Başkan da bizim gerçek başkanlarımız.” Dinlemeye devam edersek saatlerce konuşurlar belki, gençlerin içlerinde biriken öfke her kelimelerine yansıyor. O kadar konuşmadan sonra isimlerini soruyoruz. “Yok abi,” diyor. “Bizim ismimizi yazma ne olur ne olmaz.”

Mahallenin içinde, iki apartman arasında kalan boş bir arsaya kurulan küçük konteynırın önünü süpüren yaşlıca bir kadına selam veriyoruz. Buyur ediyor bizi Arapça aksanıyla. Suriyeli olduğunu söylüyor. Yan yana kurulmuş iki konteynırda iki aile yaşadığını söylüyor az bildiği Türkçe ile. Yüzünde derin bir hüzün var. Bu yoksulluğun hüznü, toprağından koparılmanın hüznü, savaşın hüznü, ölümün hüznü… Sürekli şükürdarlığını dile getiriyor. “Allah Türkiye’den razı olsun. Çok şükür, çok şükür, Allah razı olsun,” diyor. Bizi kahve içmeye davet ediyor. İşimiz olduğunu söyleyince daha sonra kahve içmeye geleceğimizin sözünü alıyor bizden.  Sözümüzü tutacağız. Xaçort mahallesinin hüznünü, öfkesini, şirinliğini, sokaklarının genişliğini arkamızda bırakıp başka hikayelere doğru yol alıyoruz.

Rus Pazarı’nı, Avrupa Pazarı’nı geziyoruz. Bakmayın isimlerine Ne Rus’a dair bir şey bulursunuz buralarda ne de Avrupa’ya. Daha çok yöresel kıyafetler, incik boncuk ve seramik dükkanları var. Fiyatlar ateş pahası. Çarşı esnaflarından birisi; “Vallahi bizim elimizde olan bir şey değil, geçen sene kırk liraya sattığımız fincan takımı bugün yüz liradan aşağı değil. Allah sonumuzu hayır eylesin,” diyor. Başka bir esnaf İran sınırının kapalı olmasından yakınıyor. “Her yerde açık Van’da kapalı,” diyor. “Türkiye’nin bütün sınır kapıları açık bir tek buranın sınırı kapalı. Esnaf kan ağlıyor. Hiç siftah yapmadığım günler var. Corona diyorlar, virüs diyorlar, bir tek İran’dan mı virüs gelecek Türkiye’ye? O da öyle değil zaten, uçakla İstanbul’a gidince virüs olmuyor da buradan girince mi virüs getiriyorlar? Nerede adalet? Adalet yok adalet,” diyor.  Herkes konuşuyor konuşmasına ama herkes de isminin saklı tutulmasını istiyor. Herkes yasaklardan yakınıyor, herkesin dilinde çifte standart uygulaması, herkesin dilinde adaletsizlik…

Bir berber dükkanına giriyorum. Siyasetin en çok konuşulduğu iki yer var Türkiye’de;  berber dükkanları ve taksiler. Hem tıraş olayım hem de birkaç muhabbet edeyim diye düşünüyorum. Ben bir şey sormadan genç berber ne iş yaptığımı soruyor. Gazeteci olduğumu söyleyince başlıyor anlatmaya. Her müşteriden aldığı fikirleri harmanlayarak rengini belli etmeden konuşuyor da konuşuyor. “Bak beni bir televizyon kanalına çıkaracaksın o zaman neler söylerim neler,” diyor. Yasakları soruyorum. “Yasak tabii ya.  İnsanlar konuşmaya korkuyorlar. Ama ben korkmam. Bir tek Allah’tan korkarım. Her şeyi konuşurum. Bir televizyonda canlı yayına çıksam. Ah bir canlı yayına çıkarsalar beni. Bu ülkeyi tek bir kişi adaletli bir şekilde yönetebilir o da Selahattin (Demirtaş) zaten o yüzden cezaevinde. Şuan ülkeyi kim yönetiyor sanıyorsun? Amerika ve İsrail. Beni bir canlı yayına çıkarsalar ah bir canlı yayına çıkarsalar. O zaman neler anlatacağım. Ama insanlarımız korkuyor konuşmaya. Ben korkmam. Bir tek Allah’tan korkarım.” Bir saat boyunca konuşuyor. Sürekli canlı yayına çıkma isteğini dile getiriyor. Konuştuklarını yazabilir miyim diye soruyorum. “Tabii,” diyor. “İsmimi yazmasan istediğini yazabilirsin ama canlı yayına çıkarsalar açık açık konuşuru.” Cesaretine hayran olmamak elde değil berberin!

Van’da beşinci yılına giren Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri yasakları insanlarda duygusal bir çöküntü yaratmış. Vanlılar ayrımcılığa uğradıklarını söylüyorlar. Ama bunu yüksek sesle söylemeye çekiniyorlar. İşi olanlar işini kaybetmekten korkuyor, işi olmayanlar bir sabah ansızın polisin kapısında bitmesinden korkuyor. Van’da işsizlik almış başını gidiyor, İran sınır kapısının kapalı olmasını coğrafyaya bağlıyorlar. “Neden tüm sınırlar açık bir tek İran sınırı kapalı?” sorusu herkesin dilinde.                                                                               

Bunu da beğenebilirsiniz

Yorum Yap