Yıldız Sarayı’nda bir cinayet davası soruşturmasının gizemi

by Haber Fora

Demokrat Parti’nin Tek Parti rejimini yıktığı 1950 senesi sonrasında birçok yanlış uygulamadan süratle geri dönüldü. 

Türkçe ezan gibi hilkat garibesi bazı uygulamalardan vazgeçildiği gibi birçok isme iade-i itibarda bulunuldu. 

Bu uygulamalardan şüphesiz en ilginç olanı, aslen İttihat ve Terakki’nin eski bir mensubu olan Demokrat Parti Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın bilhassa alakadar olduğu bir mezar taşıma işlemiydi. 

Mezarı taşınan kişi, bugün Abdülhamid tarafgirliği ile öne çıkan bazı mutaassıp kesimlerin hain olarak lanse ettiği ve ismini yerden yere çaldıkları Mithat Paşa’ya aitti.  
 

Cumhurbaşkanı Bayar, Cidde Büyükelçimiz Cevdet Ülker’e kesin bir talimatla verdiği emirde Merhum Mithat Paşa’nın naaşının vatanına getirilmesi için gerekenlerin süratle yapılmasını istedi. 

Suudi Arabistanlı yetkililerin de yardımıyla 6 Haziran 1951 tarihinde Mithat Paşa’nın gömülü olduğu mezar açıldı ve askeri törenle yurda getirilmek üzere yola çıkarıldı. 

Nihayet 26 Haziran 1951 tarihinde Mithat Paşa’nın naaşı ölümünden yaklaşık 70 küsur sene sonra vatanına dönmüştü.

Demokrat Partili Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Mithat Paşa’nın mezarı başında şu sözleri sarf edecekti;

Akıllarda ise şu sorular kalacaktı;

Tüm hayatını devlet hizmetine adamış Mithat Paşa neden öldürüldü?

Sultan Abdülhamid idam cezasına rağmen neden affetti ve Mithat Paşa’nın iddia edildiği gibi Sultan Abdülaziz’in ölümünde parmağı var mıydı?

Yıldız Sarayı’nda kurulan bir mahkeme değil, darağacıydı

Sultan Abdülhamid, Ali Suavi Vakasının meydana getirdiği deprem sonrası Şehzade Murad faslını ve kendisine muhalif olarak gördüğü isimleri tamamen tasfiye etmek üzere Sultan Abdülaziz’in ölümü üzerindeki şayiaları araştırmak üzere Yıldız Sarayı’nda bir mahkeme kurdurttu. 

Mahkeme azaları olarak seçilen ve suçlamaların isnat edildiği kişiler son derece politik kimselerdi. Konuyla ilgili elimizde bulunan en güçlü kaynağın müellifi İsmail Hakkı Uzunçarşılı davayı Mithat Paşa’nın tasfiyesi olarak yorumlayacaktı;

Mahkeme sadece iki gün sürmüş, sonuçta Mithat Paşa ile beraber birçok isme idam kararı çıkmıştı.

Mithat Paşa yöneltilen suçlamalar sonrası iddianame ile ilgili kendisine yöneltilen bir soruya şöyle cevap verecekti;

Mahkeme huzuruna çıkartılan isimler yalnızca Mithat Paşa ile sınırlı değildi; Damat Mahmut Celalettin Paşa, Damat Nuri Paşa ve Mabeynci Fahri Bey gibi önemli isimler mahkemede sanık olarak bulunuyordu.

Kalan kişiler binbaşı ve saray çalışanı gibi rütbe ve görevlere sahipti. Yine hal’ fetvasına onay veren Hayrullah Efendi de yakayı kurtaramayacaklar listesindeydi. 

Mahkemeyi teşkil ve icrasından sorumlu olan isimler de Mithat Paşa aleyhtarlığı aleni olan kişilerdi. Bunların başında Mecelle’nin mimarı olan Ahmet Cevdet Paşa geliyordu.
 

Yine yıldızı Mithat Paşa ile bir türlü barışmayan Mahmut Nedim Paşa’nın Dâhiliye Nazırı olarak atanması mahkeme sürecini hızlandıran unsurlardan birisiydi.

Geçmişte Mithat Paşa tarafından ahlaki meselelerden dolayı ataması durdurulan Sururi Efendi mahkemenin icrasında önemli roller üstlenecekti. 

Mahkeme nihayetinde kurulmuş ve türlü işkencelerle sanıklardan itirafnameler alınmıştı. Buna göre cinayet Mabeyinci Fahri Bey’in liderliğinde bir saray çetesi tarafından gerçekleştirilmişti.

Uzunçarçılı’nın aktardığına göre sanıklar ayakları kızgın sobaya konulmak ve hayâ bölgelerine türlü eziyetler uygulanmak suretiyle itiraflar alınmıştı. 

Mahkeme düşünüldüğü gibi adil olmamış, bazı uygulamalar yargılamaya gölge düşürmüştü. Bu yanlış uygulamalar daha en başta Mithat Paşa’nın tutuklanması sürecinde başlamıştı.

Mithat Paşa’nın evinin basılması ve Fransız Konsolosluğu’na sığınması hadisesi 

Mithat Paşa Avrupa’da sürgünde bulunduğu sırada Padişah İkinci Abdülhamid, onun gibi değerli bir devlet adamına Osmanlı’nın ihtiyacı olduğunu bildirerek yurda dönmesini istemişti. Mithat Paşa da bunun üzerine ülkesine dönmüş ve İzmir’e Vali olarak atanmıştı. 

Oysa Mithat Paşa’nın yüksek profilli bir devlet adamı olması ve geçmişte çok kritik konularda imzası bulunması sebebiyle yenilik taraftarı muhaliflerin her daim onun gölgesine sığınmasına neden oluyordu.

Bu durum zaten endişeli bir padişah olan Sultan Abdülhamid’in otoritesine gölge düşüren ve vehmini artıran bir unsurdu. 

Mithat Paşa, İzmir Valiliği sırasında şehirde meydana gelen her gelişmeden yakinen haberdardı. Hüsnü Bey ismiyle ahlaki yoksunlukları bulunan bir subayın kendisinden habersiz şehre geldiği istihbaratını aldığında bu kişinin İstanbul tarafından kendisine karşı girişilecek bir operasyon için şehre geldiğini kısa sürede anladı. 
 

İstanbul’da Sultan Abdülaziz’in ölümünün araştırıldığı da Mithat Paşa’nın kulağına gelmiş; ama meselenin kendisiyle yakından uzaktan alakadar etmeyeceğini düşünerek gerekli tedbiri almamıştı. Yine de Hüsnü Bey gibi bir kelle avcısının şehre gelmiş olması içini huzursuz etmişti.

Nihayet bir gece sabaha karşı Hilmi Paşa ve Hüsnü Bey İzmir’de emirleri altına aldıkları yaklaşık üç bin kişilik askeri birlikle Mithat Paşa’nın evini muhasara altına aldı.

Olayın künhünü kavrayamayan Mithat Paşa can havliyle evden kaçmak zorunda kaldı. Görgü tanıklarının ifadesine göre askerler evi kuşatırken herhangi bir uyarıda bulunmamış, iki defa sadarete gelmiş böylesi bir devlet adamının evine kurşunlar saçarak girmişti.

Operasyonun şekli gösteriyordu ki asıl gaye Mithat Paşa daha mahkeme huzuruna çıkmadan işinin bitirmekti. Komşularının yardımıyla evden çıkmayı başaran Mithat Paşa, sonraları “hayatımın en büyük hatasıydı” dediği bir yanlış yaparak Fransız Konsolosluğu’na sığınacaktı. 

Mithat Paşa’nın hasmı olsa da Ahmet Cevdet Paşa, operasyonun şekline bir hayli kızmış ve Mithat Paşa gibi bir devlet adamına bu muamelenin ahlaki olmadığı görüşünü bildirmişti.

Mithat Paşa’nın can havliyle de olsa bir ecnebi konsolosluğuna sığınmasını ise Cevdet Paşa tarafından sert bir muhtıra ile kınanmıştı;

Elbette Mithat Paşa’nın yaptığı tasvip edilebilecek bir hadise değildi; ama devletine 45 sene şerefle hizmet etmiş iki defa Sadrazamlık makamına gelmiş bir şahs-ı münevvere böylesi habis bir kalkışmanın da izah edilebilir bir tarafı bulunmamaktaydı.

Mithat Paşa biçare durumunu şu sözlerle izah ediyordu;

Mithat Paşa’nın katledilmesi ve mahpusluk: İnsan şu ömür üzerine daha kaç sene yaşayabilir

Mahkemeden peşi sıra idam kararları çıkmış, Abdülhamid bu idamları ömür boyu hapis cezasına çarptırmıştı. Mithat Paşa’ya da Taif zindanlarının yolu görünmüştü. 

Mithat Paşa haremine yazdığı mektupta ahvalini şu sözlerle anlatacaktı;

Hapishanede de hasımları onu rahat bırakmaz ve birkaç beceriksiz suikast teşebbüsünden sonra görüştüğü kimselere şu sözleri sarf eder;

Mithat Paşa yanılmamıştı, bu sözlerden kısa bir süre sonra, Hicri 1301 senesinde hasımları onu boğarak şehit etmişti.

Uzunçarşılı’nın aktardığına göre; Mithat Paşa’nın katillere söylediği son sözleri, bu cinayetle devletin askerlerinin isimlerinin tarihe kara bir leke olarak geçeceğiydi.

Nitekim Mithat Paşa bunda da yanılmamıştı, cinayete ortak olanların adları tarihin karanlık sayfalarına yazılacaktı. Bu cürmü işleyenlerin tam isimleri şöyleydi;

Mustafa Reşit Paşa okulunun belki de en güzide devlet adamı Mithat Paşa bu şekilde şehit edilmişti.

Kendisine ahval ve akıbetine dair sorulan sorulara mütemadiyen Hazreti Hüseyin örneğini verir ve ülkesine hizmet etmekten asla pişman olmadığını dile getirirdi.

Ayrıca Abdülaziz meselesinde tüm telkin ve tekliflere rağmen bu suçu kabul etmemiş ve sonucu temyize götüren tek mahkûm olmuştu. 

 

*Daha Ayrıntılı bir Okuma için Uzunçarşılı’nın Taif Mahkûmları eseri ve Osman Selim Kocahanoğlu’nun Mithat Paşa’nın Hatıraları adıyla yayınlanan 2 ciltlik eseri incelenebilir. 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Haber Fora’nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

Bunu da beğenebilirsiniz

Yorum Yap