Yok birbirimizden farkımız, hepimiz insanız!

by Haber Fora

IAOKİS.

Kısa adı bu.

İlk bakışta bir örgüt adını çağrıştırabilir.

Ama alakası yok.

Olsa olsa ülkelerin ırkçılığa karşı örgütlenmesinin bir nevi anahtarı.

Anlamı; Her Türlü Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Uluslararası Sözleşme.

Bugün o sözleşmenin yürürlüğe girmesinin yıl dönümü.

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, sözleşmeyi 21 Aralık 1965’te kabul etti ama yürürlüğe girmesi 4 Ocak 1969’u buldu.

2020 haziran verilerine göre sözleşmeye taraf olan ülke sayısı 88.

Amaç ırkçılığın, nefret söyleminin, yabancı düşmanlığının, ayrımcılığın önüne geçebilmekti.

Gelgelelim koca dünya tıbbıyla, endüstrisiyle, bilimiyle, uzaya seyahatiyle, sanayisiyle övünürken bir yandan hala ırkçılık belasının esiri.

Aslında ortada öyle kendi başına dolanan bir beladan söz etmek saçma, ırkçılık halihazırda insanın eseri.

Sadece Hitler’in mavi gözlü, sarı saçlı Aryan ırk düşü ya da Yahudi düşmanlığı değil.

2020’deki ABD Başkanlık seçimlerinin bile öncelikli tartışma ve oy devşirme araçlarından biriydi ırkçılık.

Birçok önemli eyalette ırkçılık seçmenlerce ABD’nin en büyük sorunlarından biri olarak görülüyordu.

Öyle ki; Trump sandık çıkış anketlerine göre siyah seçmenin sadece yüzde 12’sinin oyunu alabildi.

Irkçılığa sarıldığı anda kendisine atılan oyun rengini kavrayabildi mi orası muamma.

Ama Avrupa’nın göbeğinde, Asya’da, güneyi ve kuzeyiyle Amerika’da, hatta Antarktika ve Okyanusya’da, bütün kara parçalarında, kıtalarda elbete Afrika dahil var, var olmakta ısrarcı şu ırkçılık.

ABD’de bir siyahın, Almanya’da bir Türk işçinin, Çin’de bir Uygur’un, Britanya’da bir Pakistanlının, Danimarka’da bir Surinamlının, Avustralya’da bir Aborjin’in iliklerine kadar hissettiği, Ruanda’da, Bosna’da, Nazi çağında beraberinde kan gölü ve toplu mezarlardan başka bir şey getirmeyen hastalıklı halin adı ırkçılık…

Antik Yunanların diğerlerini kendilerinden aşağıda gördüğü şey aslında ırkçılık.

Ötekilere karşı üstenci bakışın bir ürünü yani.

Hala öyle…

Yıllar ve yıllar sonra kapitalist ilişkilerin önemli bir itici gücü olarak gösterdi kendini.

Sömürü ve baskı denilince hep ırkçılık kelimesi akıllara geldi.

Soykırımları meşrulaştıran bir araca dönüştü, gelişti, yayıldı.

Irk fikriyse esasen 18. yüzyılın sonları 19. yüzyılın ortalarına doğru biyolojik bir kavram olarak ortaya çıktı.

19. yüzyıl düşünürlerinden A. de Gobineau, 1853’te yayımladığı “İnsan Irkının Eşitsizliği Üzerine Deneme” makalesinde ırksal sınıflandırmayı ilk yapanlardan biriydi.

Yüzyılının en bilindik ırkçısıydı.

Nazizmin daha sonradan kullanacağı temel referansları oluşturdu.

Neredeyse 100 azınlık dilinin konuşulduğu Birleşik Krallık’ta da, 30 milyondan fazla insanın İngilizce harici dillerle iletişim kurduğu ABD’de de, en gelişmemiş ülkelerin sınırları dahilinde de var ırkçılık.

Kurumsal kökleri Batı’da üretilen ırkçılık…

David Hume “Ulusların Kökenleri” kitabında siyahların ve öteki “yaratıkların” (!) beyazlardan aşağı olduğunu belirttiğinde de, Hegel’in siyahları insanlığın yüz karası olarak nitelediğinde de vardı ırkçılık.

Bir parça da karanlığının içinde yalpalamış aydınlanmanın gizli ayıbıydı.

Sadece sömürgeci ülkelerdeki gibi eski kolonilerden gelen iş gücü üzerinde kurulan psikolojik, ekonomik ve sosyal tahakkümün adı değildi ırkçılık.

İsviçre’nin bile dahil olduğu, hayati bir sosyal sorun etiketiyle duruyor karşımızda hala.

Amerikan anayasasını hazırlayan George Washington, Thomas Jefferson, James Madison gibi meşhur kurucu babaların bile köle sahibi olduğu bir dünyanın eseri ırkçılık.

Vakti zamanında bir kölenin özgür bir insanın ancak beşte üçü sayılması gerektiğini dahi kabul etmiş ABD, seneler sonra kendine siyah bir başkan bile seçmiş olsa bile hala açık seçik bir hayaletmişçesine aramızda dolaşıp duruyor ırkçılık.

ABD’li sosyolog Arnold Marshall Rose’e göre bir ülkedeki çoğunluğun ekonomik ve politik fayda sağlamak için inşa ettiği önyargılardan beslendiği şeyin adı ırkçılık.

BM’nin kabul ettiği sözleşmenin üzerinden 52 yıl geçti.

Ama aynı sözleşme bu insanlık suçuyla mücadelede diğer birçok benzeri gibi kağıt parçası olmaktan öteye geçemedi.

Tıpkı Platon’un “soylu yalan” teorisi misali şu ırkçılık.

İnsanlık tarihi boyunca hayatımızda olan, çok eskiye dayanan bu üstünlük hissini, bu ırkçılık belasını yok etmek ancak zihinsel bir devrimle mümkün.

Tarihin tozlu sayfalarından günlük hayatımızın hafızasına çoktan nakşedilmiş olan ırkçılık farklı boyutlarıyla yaşamımızın içinde var olmaya devam ediyor.

İşte birbirinden farklı beş örnek…

Epeyi farklı ve aslında özünde birbirinden pek de farkı olmayan…

“Bazı gerçekler o kadar göz önünde ve o kadar bellidir ki, sırf böyle oluşları yüzünden, cahil halk onları göremez ya da tanıyamaz. (…) Tilki her zaman bir tilkidir, kaz her zaman bir kaz, kaplan her zaman bir kaplan… (…) Hiçbir zaman kazlara karşı tabii bir şekilde sevgi ile hareket edecek bir tilkiye, farelere samimi bir dostluk duyacak kediye rastlanmaz. (…) Tabiat zayıf bir mahlukun kuvvetli ile çiftleşmesini istemediği gibi, üstün bir ırkın aşağı bir ırkla karışmasını da istemiyor. Aksi halde, binlerce asırdan beri insanlığın gelişip, ilerlemesi için yaptığı her şey bir anda hiçe indirilmiş, boşa gitmiş olur.”

Adolf Hitler, Landsberg-am-Lech’deki cezaevinde “Kavgam” kitabını yazarken ırklarla ilgili yukarıdaki tespiti yapıyordu.

Yahudilere karşı insanlığı savunduğunu iddia eden, Tanrı’nın emirlerini yerine getirdiğinden bahseden adam 1924’te bu satırları yazdığında Pancermenist tutkular içinde yaşayan bir Avusturya vatandaşıydı.

1932’de Alman vatandaşlığına kabul edildi.

Senelerce Almanya’da resmi olarak “hiç kimse” olan adam 1933’de iktidara yükseldi.

Şansölyelikten diktatörlüğe uzanan yolda parlamentonun, demokrasinin ve komünizmin ateşli bir muhalifiydi.

30 Ocak 1933’te Hitler, Alman ulusunun canlanması için ant içti.

Aynı gün ırksal temizlik politikasını dünyaya ilan ettiği gündü.

Hedefinde Yahudiler başta olmak üzere “ari olmayan” tüm ırklar vardı!

Toplama kamplarında Yahudilere işkence uyguladı, öldürdü, kısacası çalışmak özgürleştirmedi.

Yıllar sonra Nazi döneminde insan derisinden fotoğraf albümü bile yapıldığı çıktı ortaya.

Almanya topraklarındaki yaklaşık 6 milyon Yahudi sistematik şekilde katledildi.

II. Dünya Savaşı sırasında Yahudiler katledilirken pek çok ülke suskun kaldı.

O dönem henüz genç bir cumhuriyet olan Türkiye ise 18 bine yakın Yahudi’yi kurtardı.

Kimilerine göre Paris büyükelçisi Behiç Erkin, soykırıma karşı göğüs geren az sayıdaki insanlardandı.

Peki, Hitler’in yıkılmasıyla ırkçılık bitti mi?

Nazım Hikmet, 1952’de SSCB’de yayımlanan “V Zaşitu Mira” dergisine verdiği röportajda bu soruya şu yanıtı veriyordu:

Hitler’in yok olmasıyla ırkçılığın ortadan kalktığını düşünenlerle hemfikir değilim. Irkçılık, Hitler’in gelişiyle de ortaya çıkmamıştır. Irçılık, onunla birlikte özel bir karakter kazanmıştır. Irkçılık Amerika’nın fethinde dahi vardır. Bu halen bazı ülkelerde sürmekte, Avrupa’da ve başka ülkelerdeki birçokları çoğu zaman bilinçaltında ırkçı önyargılar gütmektedir. Açıktır ki, bir bahçenin gururu açan güllerin oluşturduğu çiçek demetinin tümüdür: Kırmızı, beyaz ve sarı.

“Binada, ikinci kattaki Muhibe hanım hariç Rumlar, Ermeniler otururdu. Kapıcımız Ahmet efendi o gün kırıp dökenler yaklaşırken kapıyı kapadı. ‘Burada gâvur yok!’ deyip elinde bayrak sallayarak bizi kurtardı.Bizi kurtardıktan sonra kapıyı açtı, bayragı içeri koydu, kazmasını aldı, kapıyı kapattı, onların peşinden gitti ve diğer Rum evlerini kırıp dökmeye, yağmalamaya başladı.”

Türkiye’deki Rumların gazetesi Apoyevmatini’nin genel yayın yönetmeni Mihail Vasiliadis, 17 Ekim 2006’da Radikal Genç için Dora Mengüç’e verdiği röportajda Türkiye cumhuriyeti tarihinin en karanlık gecesini ve yabancı düşmanlığının, ırkçılığın nasıl sistematik bir boyuta sahip olduğunu bu cümlelerle anlatıyordu.

Vasiliadis o dönem İstanbul Tarlabaşı’nda oturuyordu.

Sene 1955’ti.

Çok değil birkaç sene önce Almanya’da Yahudiler soykırıma uğramak üzere bilmedikleri bir istikamette trenlerle Auschwitz’e doğru yol alıyorken, Behiç Erkin yardım eli uzatabildiklerini kurtarmaya çalışıyordu.

Yaklaşık 18 bin Yahudi’nin hayatına dokunabildi.

Ay-yıldızlı trenlere bindirdiklerini Auschwitz toplama kampının tam ters istikamete sokmuş, 18 bin kişiyi Almanya üzerinden Türkiye’ye ulaştırmayı başarmıştı.

Yıllar sonra, 1955’in siyasi iklimi ise farklıydı.

Türkiye ile Yunanistan Kıbrıs üzerinden karşı karşıyaydılar.

Kıbrıs’ta ırkçı EOKA hareketinin siyasi hedef olarak ENOSIS yani Yunanistan’a bağlanmayı ilan edişinin ardından, milliyetçilik dalgası hiç olmadığı kadar yükselmişti.

Ankara ve Atina’dakilerin hissiyatı çok farklı değildi.

1955’in yaz ayında İstanbul Rumlarına karşı başlayan kışkırtma kampanyası, dönemin Hürriyet gazetesinde de kendine yer bulmuştu.

Haberlerde İstanbul’daki Rum azınlığın refah içinde yaşadığı oysa Batı Trakya’daki Türk azınlığın durumunun hiç de iç açıcı olmadığı söyleniyordu.

Demokrat Parti iktidardaydı.

Selanik’te Atatürk’ün evine bomba konulduğu havadisi Türkiye radyolarının öğlen haberlerinde duyurulmuştu ama o dönem herkesin evinde radyo olmadığından, haberi yaymak Başbakan Menderes’e yakınlığı ile bilinen Mithat Perin’in gazetesi İstanbul Express’e kalmıştı.

6 Eylül günü, akşamüstü saatlerinde İstanbul sokakları “Yazıyooor! Atatürk’ün evinin bombalandığını yazıyor!” nidalarıyla yankılanıyordu.

Günlük tirajı 20 bin olan gazete o gün 290 bin adet basılmıştı.

“Atamızın evi bombayla hasara uğradı!” manşeti sonrası yaklaşık 15 kişi öldü, 300 kişi yaralandı.

Başta Rumlar olmak üzere İstanbul’daki gayrimüslimlerin ev ve dükkanları hedef alındı, yağmalandı.

Beyoğlu, Kumkapı, Samatya, Yedikule altüst oldu.

Kuzguncuk, Balat, Moda, Çengelköy de olaylardan etkilendi.

7 Eylül sabahına kadar kilise ve havralar dahil 5 binden fazla taşınmaz tahrip edildi, milyonlarca dolarlık mal sokaklara saçıldı.

Kentte 70’den fazla Rum Ortodoks kilisesi ateşe verildi.

Türk olmayandan arındırılmış bir ülke hayaliydi 6-7 Eylül’ü yaşatan.

Gladio’nun Türk kolu Seferberlik Taktik Kurulu ve dönemin Milli Emniyet Hizmeti tarafından planlanarak desteklenmişti.

Olayların sonrasında Türkiye’de yaşayan binlerce Rum göç etmek zorunda kaldı.

1988-1990 arası MGK Genel Sekreterliği yapan Sabri Yirmibeşoğlu (her ne kadar 2010’da sözlerini inkar edip yalanlayacak olsa da) gazeteci Fatih Güllapoğlu’na verdiği röportajda “6-7 Eylül de bir Özel Harp işidir. Muhteşem bir örgütlenmeydi. Amacına da ulaştı” diyecekti.

6-7 Eylül olayları öfkeli bir grup gencin milli duygularına yenik düşüp giriştiği bir yağma değil düpedüz sistematik ve kurgulanmış bir ırkçılık örneğiydi.

Kimilerine göre hükümet planladı, basın o planı alıp bir güzel pişirdi ve koca bir gürüh da bir güzel yedi.

Atatürk’ün evine gelince…

Evet, 5 Eylül gecesi Selanik’teki Türk Konsolosluğu’nun tam yanındaki Atatürk’ün evinde küçük bir bomba patlatılmıştı.

Bombayı Yunanistan’daki Türk azınlığından Oktay Engin’in attığı ortaya çıktı.

Yassıada mahkemesi sorgulamalarında dinlenen tanıklardan MİT müfettişi İbrahim Oğuz, Oktay Engin’in aslında Türk istihbaratı adına çalıştığını söylecekti.

Thilo Sarrazin bir ekonomist.

2010’un son aylarına kadar Alman Federal Bankası’nın yönetim kurulundaki isimlerden biriydi.

Öncesinde uzun yıllar finans ile uğraştı, Berlin senatörlüğü yaptı.

SPD yani sosyal demokrat partinin önde gelen, tanınmış üyelerinden biriydi.

Köklerinde Fransızlık da vardı, İngilizlik de, İtalyanlık da.

Fransa’nın güneyinde de hayli yaygın olan soyadıysa ise ortaçağ dönemindeki Müslüman Arap korsanlardan geliyordu.

Kendisini “Avrupa melezi” olarak tanımlayan sosyal demokrat etiketli Sarrazin, ülkesinin göçmen politikalarının önde gelen karşıtlarından biri olarak tanındı.

Türkiye, Ortadoğu ve Afrika’dan gelen göçmenler yüzünden memleketinin genel IQ seviyesinin düştüğünü, buralardan hep aptal göçmenlerin alındığını, bu göçmenlerin çok çocuk yaptığını ve orta vadede ülkesinin zeka seviyesinin düşeceğini söyledi.

Bugünlerde neredeyse tüm dünyanın sıkı sıkıya tutunduğu koronavirüs aşısının yaratıcıları Uğur Şahin ve Özlem Türeci, 2010’da Sarrazin’in yayımladığı “Almanya Kendini Yok Ediyor” kitabı için ne düşünmüştü orası meçhul.

Ama hayli açık olan Sarrazin’in sadece ülkesinin göçmen siyasetini eleştirmediği aynı zamanda düpedüz ırkçılık yaptığıydı.

“Hiçbir göçmen grubu Müslümanlar kadar devlet yardımlarından faydalanıp suç işlemiyor” diyen de oydu, “Türkler ancak manav ya da dönerci olur” diyen de, Yahudilerin medikal genetik yapısını tartışmaya açmak isteyen de.

Sözlerinde kuvvetle muhtemel samimiydi ve şüphesiz kitabının da çok satmasını istiyordu.

Hem modern dünyanın mühim finans kuruluşlarından birinin başındaydı, hem Alman Sosyal Demokrat Partisi’nde siyaset yapabiliyordu hem de ötekilere karşı elit bir ırkçı olabiliyordu.

Bir yandan sofrasındaki moderniteden besleniyor bir yandan göçmenlerin kurduğu sofralardan haz etmiyordu.

Kullandığı yeni tür bir ırkçılık söylemiydi.

Kitabı yayımlandıktan birkaç ay sonra sadece Almanya’da 1.2 milyon satması ne kadar düşündürücüyse, kitaptan yaklaşık 3 milyon euro kazandığını ima etmesi de bir o kadar rezildi.

Asıl fecaat olan o dönem “Sarrazin parti kursa oy verir misiniz?” sorusuna Almanların neredeyse yüzde 18’inin “Evet” demesiydi.

Partisinden 10 yıllık gibi uzunca bir sürenin ardından ancak ihraç edilebildi.

Hitler gibi kamplar kurmadı, insanları öldürmedi, yağmalamaya karışmadı.

Solingen’deki Neo-Naziler gibi Türklerin evlerini kundaklayıp birçok hayatı bizatihi karartmadı.

Ama düpedüz ırkçılık yapıp, çokkültürlülüğün temeline soyut dinamitler bıraktı.

Sarrazin, kibar faşist nitelemesinin ete kemiğe bürünmüş haliydi.

Yukarıdaki tespit Amsterdam Üniversitesi’nde nörobilim üzerine çok sayıda çalışması olan David Amodio’ya ait.

Tarih 22 Temmuz 2011, yer Norveç.

İnsan kimliğinin dışına çıkanlardan biri bu kez eli hem kalem hem silah tutan Anders Benring Breivek’di.

Önce başkent Oslo’da yerel saat ile 15:26’da başbakanlık binası yakınında bombalı bir saldırı gerçekleştirdi.

8 kişi hayatını kaybetti.

Ne oluyor demeden gözler Utøya adasına çevrildi.

Adadaki Norveç İşçi Partisi gençlik yaz kampını basıp yaşları 14 ile 19 arasında değişen 69 masum genci gözünü bile kırpmadan, bilgisayar oyunu oynarcasına öldürdü.

Mahkemede “Bazıları tamamen donakalmıştı. Kaçamıyorlardı. İkisi iyice büzülmüştü. Silahımı yeniden doldururken insanlar öldürme diye yalvarıyorlardı. Başlarından vurmayı sürdürdüm.” diyecekti.

Kendini çok kültürlülük karşıtı olarak tanıttı.

“Bir Avrupa Bağımsızlık Bildirgesi-2083” başlıklı bin 516 sayfalık manifestosununda terörün kitleleri uyandırma aracı olduğunu savunuyordu.

Düzenlediği saldırıları “korkunç ama gerekli” diye savundu.

Norveç mahkemelerini tanımadığını defalarca tekrarladı, Nazilerin kullandığı ırkçı selamını hiç çekinmeden verdi.

Eylemleri gerçekleştirdiğini kabul etti ama suçlu olduğunu kabul etmedi.

Saldırıdan birkaç sene önce yazdığı manifestosunda “Dünyanın gördüğü en büyük canavar olmak istiyorum” diyen ırkçı katil konusunda bugün tüm dünya neredeyse aynı fikirde.

Avrupa’nın İslamlaştığını savunan, yeni bir Haçlı Seferi çağrısı yapan, yaşlı kıtada Müslüman nüfusun yoğun olduğu ülkelerin listesini çıkaran ve bugün hala demir parmaklıkların ardında olan bir ırkçı o.

Üst ve orta sınıf ırkçılığı, sosyal elitizmle Sarrazin kadar birleştirmedi ama bugün dünyanın dört bir köşesindeki aşırı sağcılar ve ırkçıların küresel ilham kaynağı.

Çünkü Breivik saklanmadı, kaçmadı, göğsünü gere gere ortaya çıktı.

Irkçılıkla mücadele üzerine verilen sözler işe yarasaydı, dünya Norveç katliamından 8 yıl sonra Yeni Zelanda’nın Christchurch kentinde 50 göçmenin katledildiği bir diğer saldırıya tanık olur muydu sahi?

Avustralyalı Brenton Tarrant’ın belki de tek farkı Breivik’in aksine lise mezunu olmaması ve 1516 sayfa yerine 74 sayfalık bir manifesto yazmasıydı.

Özü bir, sadece daha az sayfa ve daha az ölüm getiren bir başka ırkçılık örneği…

ABD’li sosyolog William Edward Burghardt Du Bois, 20. yüzyılın ilk yarısında ülkesindeki siyah hareketinin önde gelen liderlerinden biriydi.

1897-1914 yılları arasında siyahların içinde bulunduğu koşullara dair deneysel araştırmalar yapan kişiydi.

“Siyah İnsanların Ruhları” kitabı o dönem ses getiren yapıtlardan biri olmuştu.

ABD’deki siyah Amerikalıların içinde bulunduğu ikiliği şu sözlerle tarif ediyordu:

İkiliği aslında en iyi anlatan iki farklı dönemde, iki farklı Amerikalı siyahın başına gelenlerde saklı.

Ve elbette ABD’nin siyahlara bakışının en azından kağıt üzerinde değiştikten yıllar ve yıllar sonrasında…

İlk olayın tarihi 19 Nisan 2015.

Yer Maryland eyaletinin Baltimore kentiydi.

Ekonomik eşitsizlik açısından ülkenin önde gelen şehirlerinden Baltimore’un nüfusunun yüzde 69’unu siyahlar oluşturuyordu.

Beyaz Saray’da ise o dönem ülkenin ilk siyah başkanı Barack Obama oturuyordu.

Seçildiği zaman “Beyaz Amerika, Siyah Amerika, Asyalı Amerika, Hispanik Amerika diye birşey yoktur, Amerika Birleşik Devletleri vardır” cümlesiyle ırkçılık karşıtlarına selam eden kişiydi Obama…

Görev süresinin bitmesine iki yıl vardı, başkanlıktaki ikinci dönemini geçiriyordu.

ABD başkentinin 70 kilometre ötesinde, Baltimore’da siyahların polis şiddetine karşı düzenlediği protestolar tüm basının dilindeydi.

Kentteki eylemler esnasında çok sayıda kişi polis tarafından orantısız müdahaleye maruz kaldı, gözaltına alındı, tutuklanandı.

Ellerine kelepçe geçirilenlerden biri de 25 yaşındaki Freddie Gray’di.

Tutuklandıktan bir hafta sonra ölüm haberi geldi.

Halbuki polis onu içeri aldığında sağlıklıydı.

Daha sonra omurga ve gırtlağından yaralandığı ortaya çıktı ama neden ve koşullara dair bilgiler resmi ağızlarca izah edilemedi.

Baltimore’da belediye başkanı siyahtı.

Polis şefi siyahtı.

Başsavcı siyahtı.

ABD Başkanı, siyahtı.

Obama seçildiğinde ABD’de birçoğu “Artık ırkçı bir ülke değiliz, siyah bir başkan seçtik” demişti.

Ama yapısal ırkçılığın beraberinde getirdiklerini bir çırpıda ortadan kaldırmak o kadar kolay değildi.

Yaşanan Amerikan İkilemi’nin de ötesindeydi.

Seneler içinde siyahların yaşam koşulları ve statüleri yükseldi, ekonomik durum geçmiş yıllara kıyasla nispeten olumlu manada değişti, siyasetten spora sanattan bilim ve akademi dünyasına değin ABD topraklarında birçok siyah önemli yere geldi.

Ancak etnik sorunlar aşılamadı, ırkçılık ortadan kalkmadı.

Dünyanın süper gücü etiketiyle caka satan ABD’de bugün hala ortalama bir beyaz ailenin varlığı ortalama bir Afro-Amerikalı aileden 13 kat daha fazla.

Zaten ABD’de ırkçılığın devletin ve toplumun bu denli iliklerine işlemiş olmasının en önemli kanıtlarından biri Baltimore vakasından bu yana yüzlerce örneğin daha yaşanmış olması.

Kimileri Obama’ya dışı siyah içi beyaz bir hindistan cevizi muamelesi yapsa da, sonuçta kendisinden sonra göreve gelen Trump ile düşün dünyasının hayli farklı olduğunu kabul etmek o denli zor olmasa gerek.

Trump, “Her zaman beyaz ırkçılığı her türlü kınadım” dese de değil devlet politakalarının işleyişinde, günlük rutininde dahi ırkçılığın esiri olmuş bir isim.

Dünyanın en az ırkçı kişisi olduğunu söyleyip bir anlamda az ya da çok bunu farkında olmadan kabul eden, kamuoyu araştırmalarına göre halkının yarısından fazlasının ırkçı bulduğu Trump döneminde de ABD bir başka polis şiddetinin tanığı oldu.

Tarih bu kez 25 Mayıs 2020.

Akşamüstü saatleri.

Yer Minneapolis.

Birazdan 20 dolarlık banknot ihbarı için polisin yere yüzüstü yatıracağı siyah adamın adı bugün tüm dünyanın ezberlediği ama muhtemelen birkaç seneye adını unutacağı George Floyd.

Beyaz polis memuru Derek Chauvin’in kelepçelikten sonra kaldırımın köşesine üstüne kapandığı, boynuna 8 dakika 46 saniye boyunca diziyle bastırdığı, öldürdüğü kişinin adı George Floyd.

Çevreden geçenler “Nefes alamıyorum!” diye sesini duyurmaya çalışan adamın o halini videoya kaydetti cep telefonlarıyla.

Önce Minneapolis…

Sonra New York, Boston, Philadelphia, Portland, Denver, Seattle, Los Angeles, San Diego, Chicago…

ABD’den sonra Avrupa…

Herkes ayağa kalktı.

Daha doğrusu dünyanın dört bir yanındaki onlarca kentte insanlar 8 dakika 46 saniye boyunca yerde ve elleri arkada yatarak ırkçılığa karşı tepkisini gösterdi.

Siyahlara şiddet uygulama konusunda listesi hayli kabarık olan beyazları ne kadar utandırdı bunun ölçümünü yapmak namümkün.

Gelgelelim, 2013-2019 yılları arasında siyahlar ve hispanikler dahil 7 bin 600’den fazla insanın polis şiddeti sonucu yaşamını yitirdiği, son 10 yılda polis teşkilatında 200 binden fazla soruşturmanın yapıldığı ancak sonuçların gizli tutulduğu ABD’de sistem ırkçılığın kölesine dönüşmüş durumda.

Obama ya da Trump yönetimi…

Siyah mahallesi ya da beyazların baskın olduğu bir kasaba…

Yerler, isimler değişmiyor.

Irkçılık baki kalıyor.

Dünyanın neresinde olursa olsun, Her Türlü Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Uluslararası Sözleşme’den 52 yıl sonra bile devletler ırkçılıkla mücadelede sorumluluğunu yerine getiremiyor, belki de getirmek istemiyor.

Aslına bakılırsa ırk farkının olmadığı bir dünya değil, ırkın önem teşkil etmediği bir dünya gerekiyor.

Farkların özgürce kendini ifade edebildiği, çokluğa özlem duyan ve bunun gereğini yerine getiren bir dünya…

Belki de ortak kelime “hoşgörü” olmalı.

Ama Mehmet Ali Kılıçbay’ın “Şu Benim Ülkem” kitabında dediği gibi:

Demokrasinin bir “hoşgörü” rejimi olduğu ağızlarda pelesenktir. Hoşgörü, aslında küçümseme içeren bir terimdir; “Benim gibi olmayana tahammül ediyorum,” veya “Ben ne büyük adamım, seni olduğun şeyden ötürü hoş görüyorum,” gibi anlamlar içerir. Aslında doğru terim “barışçıl bir arada yaşama”dır. Yani herkes kendi gibi olacak, farklılıklar hiyerarşi yaratmayacak ve kimse farklı olana zarar da vermeyecek, hoş da görmeyecek.

Dolayısıyla ırkçılığa karşı hala koca bir hayal olsa da, hayal olduğu kadar tutunabileceğimiz tek bir hayali gerçek var ortada: Yok birbirimizden farkımız, hepimiz insanız!

Kaynakça:

6 – 7 Eylül 1955: Cumhuriyet Tarihinin En Karanlık Gecesi, Ayhan Aktar

‘Türkiye’yi şikâyet etmeyeceğim’, Gündüz Vassaf

Nazilerin kanlı serüveni: 6 milyon kişiyi katlettiler, Melis Ozoglu

Nazım Hikmet’ten Irkçılık Üzerine Bir Demeç, Nazım Hikmet Vakfı

Exit poll results and analysis for the 2020 presidential election, Washington Post

Adolf Hitler, Kavgam

A Global Introduction to Sociology, Macionis

Bunu da beğenebilirsiniz

Yorum Yap