Yönetmen sineması: Ayakkabıya kaçmış bir taş; Lars von Trier

by Haber Fora

Ailesi ona isyan etmesine sebep olacak hiçbir kural koymadığı halde kim isyankâr biri olabilir ki?

İlk filminden beri bir dahi olarak nitelendirilmişken, Danimarka sinemasının kurtarıcısı payesini almışken, hatta artık kendisi Danimarka sinema endüstrisi haline gelmişken, kim Danimarka sinema endüstrisine kafa tutabilir ki?

Bütün hayatı boyunca umutsuzca güven duygusunu aramasına rağmen yine de kim çalışmalarında çekinmeden risk alabilir ki?

Herkesin her şeye açık olduğu bir ülkede yaşarken yine de kim insanları kışkırtmayı başaran eserler üretmeyi başarabilir ki?

Değişken mizaçlı, dengesiz ve işlevini kabullenmeyen karakterde biri olmasına rağmen yine de kimin her biri mükemmel sonuçlara ulaşan pek çok ticari kararın altına imza atması mümkün olabilir ki?

Yazdığı kitaplar ile sinema tarihinin ana akım medya tarafından büyük ölçüde ihmal edilen yönlerini aydınlatmaya çalışan ve 1993’ten beri Danimarka’nın Kopenhag şehrinde yaşayan Amerikalı bir eleştirmen, küratör ve öğretim üyesi olan Jack Stevenson’un bir kitabında* ele aldığı bu soruların cevabı; elbette, kendini bugün en kışkırtıcı ve cüretkâr film yönetmenlerinden biri olarak kanıtlayan ve Danimarka sinemasının yeniden canlanmasında büyük bir katkısı olan Lars von Trier’da karşılık buluyor.
 

Ayakkabıya kaçmış bir taş; Lars von Trier

Zamanımızın en kışkırtıcı ve tutarlı yönetmenlerinden biri olarak kabul edilen ama yine de her defasında kariyerinde herkesi şaşırtan bir yol izleyen, haşarı gülümsemesi ile akıllara kazınan ve biraz utangaçmış gibi görünen, Avrupa’nın en provokatif ve tartışma yaratan filmlerini çeken Lars von Trier öyle bir gecede ünlü olan yönetmenlerden biri değil.

Uzun yıllar sinema ve reklam dünyasında çalışsa da onun adının kitleler tarafından bu kadar geç duyulmasının nedeni genel ticari mantığa uygun olmayan kararları ve çalışmalarıydı.

Kendi alanında ödün vermeyen bir sinema yapımcısı olan ve eserlerinin sanatsal kontrolü üzerinde her zaman tek söz sahibi olmaya özen gösteren Trier, çoğu zaman kendi hikayelerini yazmış ve olabildiğince başka insanların öykülerinin uyarlamalarını çeken kiralık bir yönetmen olmaktan kaçınmaya çalışmıştır.
 

Çağdaş sinemanın en ender rastlanan yeteneklerinden olan Lars von Trier’in bir film yönetmeni olarak gelişmesi için yürümesi gereken yol onun için pek çok kıvrım, engel ve çıkmazlarla doluydu, ama o bütün fırsatları değerlendirip sanatını ve kendi bakış açısını geliştirmeye vakit ayırmaktan geri durmadı.

İlerici bir liberal mi yoksa dünyevi bıkkınlığın etkisinde bir yönetmen mi olduğu belirsiz olan, ancak kendi kuşağından ve kültüründen beslenen, pek çok açıdan geleneksel diyebileceğimiz klasik bir Danimarkalı olan ve yaşadığı yere düşkünlüğüyle tanınan Lars von Trier, ilhamını ve konularını genelde kendi kültüründe arar, kullandığı temalarla da büyük oranda çocukluğuyla doğrudan bir bağ kurar.

Hatta ne zaman ilhama ihtiyaç duysa çocukluğunu geçirdiği Ravenholm ormanlarına doğru uzanan tren raylarına geri döner.

Günümüzde, Danimarka’da Lars von Trier’in dahil olmadığı bir proje neredeyse yoktur; o bir katalizör, destekçi, şikayetçi, iyi öyküler çıkaran, tartışma yaratan ve kışkırtan, yorulmak bilmez bir kaynaktır.

Kimi eleştirmenler onu bir şeyler anlattığı kisvesi altına gizlenerek anlamsız filmler yapan bir sahtekâr olmakla suçlarken kimi eleştirmenler de onun Danimarka sinemasına altın çağını yaşatan bir dahi olduğunu savunmuştur.
 

Bu eleştiriler de bazılarının onun yaptığı her filmi bir başyapıt kabul etmesine, bazılarının da onun çalışmalarını şüphe ve düşmanlıkla karşılamasına sebep olmuştur.

Şayet dahi denilen insanlar, karmaşık, gizemli ve acı çeken kişilerse Lars von Trier bu tanıma son derece uygundur.

Bir dahi hem saldırgan hem güvensiz hem de ileriyi gören ve aynı zamanda işlevini yerine getiremeyen biriyse Trier’in dahi olduğunu söylemek doğrudur.

Öyle ya da böyle her halükârda Danimarka sinemasının en fazla incelenen ve teşhir edilen, ama aynı zamanda bir o kadar da gizemli kalmayı başarabilen bu ismin hikayesini bu yüzden Danimarkalı bir bakış açısıyla anlamak ve filmlerini, onun kökenlerini göz ardı etmeden ele almak ve değerlendirmek şarttır.
 

Kendisini bir konsept ya da fikir adamı olarak gören Lars von Trier’in üzerine yağan ödüller öyle pek umurunda değildir; bu yüzden tabiri caiz ise kendisi sarsılmaz bir derecede kibir abidesidir.

Başarısız olmak, zamanın gerisinde kalmak, kötü bir film yapmak ve tartışmaların odağında olmak onu korkutmaz; bu yüzden yaratıcı kararlar söz konusu olduğunda son derece cüretkâr ve her zaman kendinden emindir.

Aile portresi

30 Nisan 1956 yılında ailenin ikinci erkek çocuğu olarak dünyaya gelen Lars von Trier’in ailesinin hayatı, tıpkı kendi kuşaklarından olan çoğu insanınki gibi İkinci Dünya Savaşı’ndan derin izler taşımaktadır.

Kitapları, sanat eserleri, hatta bir piyanosuyla tipik bir yüksek düzey devlet memuru aile evinin ilerici bir atmosferinde büyüyen Trier, popüler kültür çöplüğünün duygusal ve zevksiz ürünlerinden hiçbirine maruz kalmadan, ilerici-hümanist bir felsefeyi benimseyen ve kültürel radikalizm gözetilerek yetiştirilen bir aile ortamında yaşamıştır.

Annesi, oğlunun içindeki yaratıcılık içgüdüsünü beslemek için elinden geleni yapmış, bir kâğıt parçasının üzerine bir çizgi çizdiği zaman bile onu övgülere boğarak yetiştirmiştir.

Böylece Lars von Trier daha henüz yedi yaşındayken, anne babasının kendisi için yazdığı küçük bir cinayet romanını bile dikte etmiş durumdaydı.

Lars von Trie, her ne kadar ilerleyen yaşlarında ailesinin dürüstlük misyonunu sarsıntılı bir şekilde sorgulayacaksa da çocuklarını eski moda disiplin yöntemleriyle eğitmek yerine onlara karşı her zaman dürüst davranmayı tercih eden ebeveynleri sayesinde hayatın karmaşıklığıyla çok erken yaşlarda tanışmıştı.
 

Lars von Trier’i yetiştirirken kurallar koymaktan özellikle kaçınan annesi, dişçiye gitmesine gerek olup olmadığı, ev ödevlerini yapmak ya da yapmamak, yatağa gitme saatine karar vermek gibi tercihleri tamamen kendisine bırakmıştı, ama bu olağanüstü serbestlik Trier’in kendisini özgür hissetmesinden ziyade, küçük yaşta kendi kararlarını almak zorunda olmanın ağır sorumluluğu altına girmesine ve haliyle çok çabuk büyümesine sebep olmuştu.

Okul disiplini

Lars von Trier, daha sonra o dönem için bile son derece katı kurallı ve eski moda bir okul olan Lundtofte Okulu’na gönderilince, onun için her şey daha da kötüye gitmişti; kuralları olmayan ev yaşantısı ile fazlasıyla kurallı okul atmosferi, onun açısından travmatik bir deneyim olmuştu.

Gerçekte rahat tavırlı, karizmatik, eğlenceli, muzip, yumuşak sesle konuşan ve içten biri olan Trier, yaşı ilerledikçe okul yönetimi tarafından bir problem çocuk olarak kabul edilmiş ve pek çok kez psikoloğa gönderilmişti, sonunda da oy birliğiyle uyum sağlamakta güçlük çektiğine karar verilmişti.
 

Bu yıllar okuldaki bu disiplinden nefret eden Trier bu süre içinde sürekli kendi kurallarını koymak ve kendi iç disiplinini yaratmak zorunda kalmıştır, ancak yıllar geçtikçe okul hakkındaki katı görüşleri yumuşamaya başlayan Trier, sahip olduğu çalışma disiplinini ve kendi yaratıcılığına olan güvenini bu yıllarda edindiğini kabul etmiştir.

Lars von Trier on yaşındayken bir zamanlar Danimarkalı Film Yönetmenleri Birliği’nin kurulmasına yardımcı olan amcasının teşvik etmesiyle film çekme konusuna merak salmıştı.

Amcasının ona hediye ettiği bir miktar hammadde ve materyal ile deneysel bir şekilde kendi filmlerini çekmeye başladı.

Kendi yaşıtları o yıllarda bir bisiklet ya da oyuncak tüfeğin hayalini kurarken Trier bunlar yerine gerçek bir montaj masasının hayalini kuruyor, bir ağaç ev yapmak yerine bir kamera vinci yapmanın imkanlarını araştırıyordu.
 

Ama okul bu süre içinde ona hala işkence olmaya devam ediyordu, bu yüzden 1970 yılında yedinci sınıfa başlayacağı sene kendi kararıyla okulu bırakarak bir süre çeşitli işlerde çalışmaya başlamıştı; beton döşeme işine girdi, annesinin ofisinde haberci olarak çalıştı, bir dönem tüm enerjisini resim yapmaya verdi ancak bu alandaki çabaları da istediği sonuca ulaşmadı.

Daha önceki psikolojik sorunları nedeniyle orduya alınmadı ve zorunlu askerlik görevini yapmadı.

Bu defa üniversiteye devam edebilmek için yarım kalan eğitimini tamamlamak için yeniden bir çaba içine girdi ve nihayetinde 1976 yılının eylül ayında, yirmi yaşındayken, Kopenhag Üniversitesi’nde sinema bölümüne başladı.

Daha sonraları, sinema üslubunu burada oluşturduğunu ve film çekme becerilerini burada kazandığını itiraf eden Lars von Trier ayrıca üniversitede gelecekteki filmlerine önemli katkılarda bulunacak olan, iş birliği yapabileceği insanlarla da tanışmış ve iyi destekçiler kazanmış oldu.
 

Burjuva hayatına doğru

Çoğunluğun genel görüşü; onun inatçı, değişken mizaçlı, fobileri olan ve iç huzurunu bulmak için film yapan bir sanatçı olduğu, hayatındaki dengeyi ancak yeni bir yaratıcı projeyle uğraşarak bulabileceği yönündeydi.

Ki bu genel görüşler büyük bir doğrulukla onu tanımlıyordu, her ne kadar kitleler için bir şeyler yapıyorsa da filmlerin gişede başarısız olması ya da acımasızca eleştirilmesi onun sinema kariyerini sona erdiremezdi.

Ama o bir taraftan da gerçekçi bir insandı ve üç yılda bir uzun metrajlı film çekerek yaşamanın mümkün olmadığını görebiliyordu; bu yüzden Salgın (Epidemic) adlı filmin hezimetinden sonra artık ekmeğini başka bir şekilde kazanması gerektiğini biliyordu.
 

Bu yüzden, bu hırçın sinemacının kariyerinin dibe vurduğu bir dönemde ailesini geçindirmek için film yapmayı bırakmış, mantıklı ve aklı başında her genç adamın yapacağı gibi kendisine gerçek, düzenli, para kazandıran bir iş alanı bulmuştu; reklam filmleri çekiyordu.

Bu dönemde elbette onun daha sıkıcı yanı da su yüzüne çıkmıştı; pratik, mantıklı ve başkalarıyla bir arada çalışmakta zorluk çekmeyen başarılı ticari kararlar alabilen bir adam ortaya çıkmıştı.
 

1988’in sonuna gelindiğinde Lars von Trier öncelikle Danimarka gazeteleri için toplam altı reklam filmi geliştirmiş ya da çekmişti.

Bu zamanlar Trier’in yıllar içinde zaten sürekli değişen tarzı ve üslubunun kalıcı biçimde değiştiği zamanlardı; 80’lerde Danimarka yeraltı sanatının punk provokatörü olarak biliniyordu, derken deri ceketini ve banliyö yaşantısını eleştirmeyi bir kenara atıverdi.
 

Artık o da saçlarını uzatarak, köpeğiyle ormanda yürüyüş yaparak, avlanmaya ve balık tutmaya giderek, sebze bahçesinde çalışarak ve bahçesindeki çimleri biçerek bir burjuva hayatı sürdürmeye başlamıştı.

Fakat yine de tam manasıyla sinemadan kopmayan Trier, 1991 yılının sonunda Aalbæk Jensen ile ortaklığını daha profesyonel bir noktaya taşıdı, böylelikle Zentropa Entertainments prodüksiyon şirketinin kuruluşuyla ilişkileri daha resmi bir niteliğe bürünmüştü.
 

Bundan sonra bu yeni şirket hem reklam filmleri çekerek para kazanacak hem çekmeyi planladıkları filmler üzerinde sınırsız söz hakkına ve yaratıcı özgürlüğe sahip olmalarına imkân tanıyacak hem de başka değerli yönetmenleri de film dünyasında sıradan sayılan aşağılayıcı yapım koşullarından kurtaracak bir yapı olacaktı.
 

Misyon, vizyon ve ötesi

Ekspresyonist bakışıyla modern çağın sayılı özgün yönetmenlerinden biri olan ve kendisine son derece güvenen bir sanatçı olan Lars von Trier daha kariyerinin ilk dönemlerinde bile “Bir film, ayakkabıya kaçmış bir çakıl taşı gibi olmalıdır” diyerek vizyonunu belli etmişti.

İnsanları rahatsız eden tabuların incelenmesini hastalıklı bir zihnin belirtisi değil, sağlıklı bir düşünüşün sonucu olarak görüyordu.

Bu yüzden onun sinemasında tercih ettiği temalar hep en karanlık konuları içeriyordu; sadizm ve mazoşizm, çocuk tacizi, otopsi sahneleri, toplu intiharlar, oyulan gözler, doğaüstü bir arınma sahnesinde İsa gibi göğe yükselen bir Nazi subayı, dejenerasyon ve çürümüşlük, seri katiller, hastalıklar, ihanetler, insana cinnet geçirten olaylar, aşırılıklar, aptallıklar, idamlar, sisteme çomak sokan düşünceler ve daha pek çok konu…
 

Onun bu uç konulara ilgi göstermesinin sebebi, hem burjuvazinin dokunulmaz kaldığı şeyleri yakından inceleme arzusu, hem de izleyicilerini fiziksel bir tepki vermeye kışkırtma isteğiydi.

Lars von Trier’in çekim süreçlerinde neredeyse hastalık derecesine ulaşmış olan kontrolü kendi elinde tutma saplantılarının yanı sıra çalışacağı oyuncularla yaptığı anlaşmalar da diğer yönetmenler gibi değildi.
 

İnsanların rol yapmasını değil, olayları yaşamasını isteyen; çünkü rol yapan bir oyuncunun asla olayları gerçekten yaşayan bir insan kadar sahici görünmeyeceğini savunan Trier, filmlerinde rol yapan oyuncular istemeyen ve her zaman gerçek duygular yaşayan gerçek insanlara yer vermeyi amaçlayan biriydi.

Bu misyon ve vizyon çerçevesinde film üretimine devam eden Lars von Trier’in her defasında ayakkabıya kaçmış bir taş gibi kitleleri rahatsız eden filmografisindeki filmleri bu dosya vesilesiyle sizin için aşağıda özetledim.

Rahatlama Görüntüleri

Yönetmen: Lars von Trier / Oyuncular: Edward Fleming, Kirsten Olesen / Süre: 57 dakika
 

Ben şahsen Lars von Trier’in adını ilk kez 1996 yılı başında ona uluslararası başarı kazandıran ve Türkiye’de ancak bir sene sonra gösterime giren Dalgaları Aşmak adlı filmi sayesinde duymuş olsam da o, Danimarka sinema izleyicileri tarafından, 1982 yılında okul bitirme projesi olarak çektiği Befrielsesbilleder adlı filmi Kopenhag’daki sinemalarda ticari olarak gösterime girdiği zamandan beri tanınırlığı olan bir yönetmendi.

Bu film Avrupa Sinema Okulları Festivali tarafından da kabul edilerek Kasım 1982’de Münih’te gösterilmiş, ancak film festivalinin jüri üyeleri arasında hararetli tartışmalara yol açmıştı.

Film hakkında çok farklı görüşler vardı; bazıları filmin festivalden atılmasını isterken, bazıları da büyük ödülü almasını destekliyor ve istiyordu.

Tek tek ele alındıklarında büyülü ve etkileyici bir yoğunluğa sahip olan fakat art arda gösterildiklerinde katlanılamaz derecede göze batan bir hal alan resimlerle Trier’in ürkütücü, sürrealist ve çok anlamlı sahneler oluşturabileceğini kanıtladığı için tutku ve gayretle yapıldığı kabul edilen bu film sonunda filmden yana olan tarafın oylarıyla ona festivalin özel ödülünü kazandırdı.
 

Filmde çok az diyalog ve aksiyon vardı, sahneler bitmek bilmiyordu ve oyuncular da dikkatle oluşturulmuş görsel mekanlara yerleştirilmiş aksesuarlar gibiydiler.

Yoğun bir atmosfer yaratılmıştı, resimler sadece bakmak için değil, hissetmek ve içine dalıp gitmek üzere oluşturulmuştu.

Üstelik bir Nazi subayına sempatiyle yaklaşmak gibi bilerek ve isteyerek karakterleri çok uç olayların içine atarak heyecanı kasten yoğunlaştıran Trier’in mezuniyet projesi olan bu film seyircileri güldürecek türden bir film de değildi.

Bu yüzden ticari olarak gişede fazla başarılı olamadı ve daha çok bir öğrenci işi olarak kaldı ancak pek çok tartışmayı da beraberinde getirerek ayakkabının içindeki bir çakıl taşı misali rahatsızlık verdiği için Lars von Trier’in tomurcuklanmakta olan kariyerini canlandırmıştı.

Bu film hem Rahatlama Görüntüleri hem de Rahatlama Resimleri adıyla gösterime girmişti fakat filmin orijinal Danca adının daha doğru çevirisi “Bağımsızlık Resimleri” olmalıydı ki film de zaten rahatlamayla değil, İkinci Dünya Savaşı sonrası Bağımsızlık Günü’yle ilgiliydi.

35 mm. filme çekilen ve elli yedi dakikalık bir uzun metraj olan film -ki bu, bir okul projesi için görülmemiş bir süreydi-, İkinci Dünya Savaşı’nın kaotik son günlerinde, Danimarka’nın 4 Mayıs 1945’te bağımsızlığına kavuşmasından sonraki günlerini anlatmaktaydı.
 

“Eğer bir olay gerçekleştiyse, o olay gösterilmelidir” düşüncesine hâkim olan Trier, filme, Danmarks Radio’nun arşivlerinden elde ettiği Kopenhag sokaklarında bağımsızlık günü öncesinde çekilmiş, şiddet içeren belgesel görüntülerini de eklemişti.

Bu sahnelerde, sıradan insanlar, muhbir ve işbirlikçi olduğundan şüphelenilen insanlara saldırıyorlardı.

Gösterime girdiğinde seyircilerden bazılarının bayılıp düştüğü filmde, ilk sahne, işbirlikçilerin ve Alman askerlerinin İngiliz askerleri tarafından sorguya çekildiği yıkık dökük bir fabrikada geçmektedir.

Klostrofobik atmosferi acı ve lanet yüklüdür; tutsakların bir bölümü, ellerinden alınmamış olan silahlarıyla intihar ederler.

Filmin en önemli karakteri olan Leo Mandel adlı Alman subayı da tabancasıyla intihar etmek ister fakat silahı ateş almaz.

Sonrasında adam binadan kaçar ve şehrin sokaklarından geçerek Danimarkalı sevgilisi Esther’in yaşadığı villaya gider.
 

Esther o sırada zafer kazanan müttefikler için bir parti düzenlemektedir; Leo onun siyahi bir askerle kucaklaştığını görür, varlığını belli eder ve bunun üzerine Esther askeri kendinden uzaklaştırır, sonra bir araya gelip konuşmaya başlarlar.

Esther, Leo’yu korkunç suçlar işlemekle, bağımsızlık hareketine katılan bir çocuğa işkence yaparken gözlerini çıkarmakla suçlar.

Görünüşe göre Leo, olay sırasında oradadır, fakat işkenceyi durdurmak için kılını bile kıpırdatmamıştır.
Esther yine de her şeye rağmen onu ormanda saklamayı teklif eder.

İkilinin ormana gelmesiyle üçüncü sahne başlar; sabahın erken saatleridir ve Leo duygusallaşmıştır, kuşlarla konuşmaya çalışır, çocukluğunu hatırlar, fakat ormanda başka insanların da olduğunu fark eder.

Kısa bir süre sonra, bunun Esther tarafından hazırlanmış bir tuzak olduğu ortaya çıkar.

Diğer insanlar etrafını sardığı Leo’yu yakalayıp sıkı sıkı bağlarlar ve Esther de İncil’deki “göze göz” cezasını vererek onun bir gözünü çıkarmaya başlar.
 

Günahlarının bedelini ödemekte olan Leo sonra göğe doğru, güneşin de üzerine yükselir, Esther’in gözyaşlarıyla ıslanmış yüzü, arabanın arka camına yansır.

O dönemde, Nazi karakterler siyah-beyaz bir anlatımla seyirciye sunuluyor ve beyazperdede göründüklerinde mutlaka şiddetle kınanıyorlardı, ama Trier, bu filminde ahlaki yargılamalarda bulunmamıştı.

Üstelik sokaklarda dövülen ve aşağılanan işbirlikçileri gösteren belgesel görüntülerini kullanması, Danimarkalıları nefret dolu ve intikam peşinde insanlar olarak göstermişti.

Dolayısıyla, Danimarka’nın genel tavrına göre film yanlış tarafta yer almaktaydı.

Kendisiyle yapılan röportajlarda ahlakçılığa karşı olduğunu ve kendimizi sınırlamaya hakkımızın olmadığını savunan Lars von Trier’in iyinin ve kötünün, suçluluk duygusu ve masumiyetin belirsiz doğasını araştırma çabaları, her ne kadar henüz bir sonuca varmamış olsa da pek çok kişiyi, özellikle de önceki kuşağı oldukça rahatsız etmiştir.

Suç Unsuru

Yönetmen: Lars von Trier / Oyuncular: Michael Elphick, Esmond Knight, Me Me Lai, Jerold Wells, Ahmed El Shenawi, Astrid Henning-Jensen, János Herskó, Stig Larsson, Harry Harper, Roman Moszkowicz, Lars von Trier, Frederik Casby, Duke Addabayo, Jon Bang Carlsen, Leif Magnusson, Preben Lerdorff Rye, Camilla Overbye Roos, Maria Holkenfeldt-Behrendt, Mogens Rukov, Gotha Andersen / Süre: 104 dakika:
 

Lars von Trier, 13 Eylül 1982’de yedi sayfalık yeni bir sinopsis yazar; senaryonun geçici adı olan Folie à Deux, birlikte yaşayan iki insan arasında ortaya çıkan ve paylaşılan bulaşıcı delilik anlamına gelen bir psikoloji terimiydi.

Başlık kısa süre sonra, Avrupa’daki Son Turist (The Last Tourist in Europe), en son olarak da Suç Unsuru (The Element of Crime) olarak değiştirilir.

Prömiyeri Cannes Film Festivali’nde yapılan bu ilk uzun metrajlı çalışması ile yine titiz bir çabayla hazırlanmış resimlerden oluşan görsel üslubuyla dikkat çeken, gizemi ve zekasıyla hayranlık uyandırmanın yanı sıra sonrasında da yine pek çok tartışmayı başlatan Alman dışavurumculuğu süzgecinden geçmiş bir film olan Forbrydelsens Element (The Element of Crime), mistik bir çekirdeği olan bir suç öyküsüydü.
 

Avrupa üçlemesinin ilk çalışması olan bu filmde; on yıldan fazla süredir Kahire’de sürgün yaşantısı süren Dedektif Fischer, bir küçük kızın tecavüz edilip öldürüldüğü zor bir davanın çözülmesine yardımcı olmak amacıyla yakın gelecekte Avrupa’ya döner.
 

Dedektifin on üç yıllık sürgünden sonra tekrar geri döndüğü, harabe halindeki kabusvari bir şehir manzarasına hâkim olan Avrupa, çürümüş, yağmur sularının altında kalmış bir yıkıntı, kasvetli bir kıtadır ve orada hep gecenin hakimiyeti vardır.
 

Dedektif Fischer daha önce başarısızlıkla sonuçlanmış bu davayı çözebilmek için katili bulmak amacıyla, eski akıl hocası Osborne’un yazdığı Suç Unsuru adlı kitaptaki radikal psikolojik metotlardan yola çıkarak kendini psikolojik olarak seri katilin yerine koyduğu tehlikeli bir araştırma yöntemini uygular ve böylelikle bir hipnoz sonucu geçmişe dönerek “Loto Katili” olarak bilinen bir seri katilin izini sürmeye başlar.

Kitaptaki teorilere göre hareket eden Fischer, zanlının izini bulmayı başarır; tüm şüpheler çiçeği burnunda polis memuru Harry Grey’i işaret etmektedir.
 

Ancak dedektifin bu cinayeti çözmek için kendisini, suçlu olduğundan şüphelenilen seri katil Harry Grey’in yerine koyması gerekmektedir, ama bir süre sonra kendini oyuna iyice kaptırır ve bu hatasının korkunç sonuçlarına katlanmak zorunda kalır.

Zaten Harry Grey’in aslında kim olduğu da çözülemeyen korkunç bir sırdır.
 

Trier, kullandığı semboller ve imalar ile savaş sonrası çürümeye başlayan Avrupa’ya göndermeler yaparak çarpıcı bir seyir sağlasa da belirsizlikler ve çelişkilerle dolu hikayesi ile filmi yorumlamak da bir o kadar zorludur ki çoğu eleştirmen de filmin kendine özgü ve çekici bir görsel üslubu olduğu konusunda hemfikirken pek çoğu yine de anlatım olarak yapısının anlaşılmaz olduğu konusunda ortak bir görüş sağlamıştır.
 

Dünya festivallerinin 76’sında yer alarak en çok festivalde gösterilen Danimarka filmi unvanını kazanan bu filmin dili İngilizce olsa da insan ve yer adları Almancadır, çünkü Trier’in gözünde Almanya pek çok açıdan Avrupa anlamına gelmektedir.
 

Helsingør’daki Kronborg Kalesi’nin eski yeraltı zindanlarıyla dehlizlerinde, Kopenhag lağımlarında, kireç çukurlarında, terk edilmiş fabrikalarda ve Øresund Strait adalarından birindeki Trekroner Fort adlı eski ve büyük bir kalede yapılan çekimler yedi hafta sürmüştür.
 

Sette bir atmosfer yaratmak için yüksek sesle çalan Wagner müzikleri eşliğinde gerçekleşen çekimlerin çoğu gece vakti, uygun set ışıklandırmaları olmadan, floresan lambalar ve arabaların ışıkları kullanılarak yapılmıştır.

Elbette bu ışıkların kullanılması filmin benzersiz görselliğine de katkıda bulunmuş, ışığa altınımsı bir ton kazandırmıştır.
 

Pek çokları, Lars von Trier’in profesyonel aktörlerin ücretlerini de içeren küçük bir bütçeyle teknik açıdan bu denli yetkin bir film yapabilmesine inanmakta zorluk çekmiştir.

Salgın

Yönetmen: Lars von Trier / Oyuncular: Allan De Waal, Ole Ernst, Michael Gelting, Colin Gilder, Svend Ali Hamann, Claes Kastholm Hansen, Ib Hansen, Anja Hemmingsen, Kirsten Hemmingsen, Cæcilia Holbek Trier, Gert Holbek, Udo Kier, Joergen Christian Krueff, Jan Kornum Larsen, Gitte Lind, Leif Magnusson, Gunner Ottesen, Susanne Ottesen, Lennart Pasborg, Leif Sabro, Tony Shine, Michael Simpson, Mik Skov, Thorkild Toennesen, Olaf Ussing, Lars von Trier, Niels Vørsel, Michael Phillip Simpson / Süre: 106 dakkia
 

Avrupa üçlemesinin ikincisi olarak 1987 yılında çekilen ve en saf Lars von Trier filmi olarak nitelendirilen Epidemic adlı bu filmde Trier, yine yazmış, yönetmiş, yapımcılığını üstlenmiş ve kendisiyle ilgili bir öykü çekmiş, ayrıca film çekmeye çalışırken başından geçenleri anlattığı bu öyküde, iki önemli rolde de kendisi oynamıştır.
 

35 mm. tek renk filme çekilen bu hikâyede kurgu olaylar, fikir arayan iki yönetmenin gündelik gerçekleriyle iç içe geçerek verilir, böylece filmin yaratıcı süreci filmin bir parçası haline gelir.

Polis ve Fahişe (The Cop and the Whore) adlı bir filmin senaryosunu tamamlamak üzere olan bir ikilinin çabalarını anlatan filmde; iki senaryo yazarının, yaklaşık bir buçuk senedir yazdıkları senaryoyu bitirmelerinin akabinde bilgisayarın metni görmemesi sonucu tüm emekleri çöpe gider, üstelik işi teslim etmelerine sadece beş gün kalmıştır.
 

Elbette aynı senaryoyu hafızalarında kaldığı kadarıyla baştan yazmaya çalışırlar ancak beceremezler, bunun üzerine başka bir senaryo yazmaya karar veren ikili, konu olarak; insanları canlarından, kalanları insanlıklarından eden öldürücü ve bulaşıcı bir hastalığı ele alırlar.

Farkında olmadıkları şey ise; kendilerini de nihayetinde ortalığı yıkan bu salgının pençesinde bulacak olmalarıdır.

Fakat bunun öncesinde ikili yeni senaryoları için hemen araştırma yapmaya başlar; Trier, 14’üncü yüzyılda Avrupa kıtasını kavuran veba salgını, Kara Ölüm’le ilgili korkunç ayrıntıları anlatan bir tarihçiyi ziyaret eder.

Hepsi ayrı birer bölümü oluşturan bu beş gün boyunca, ikili bir an önce senaryoyu bitirmek için çabalar.

Sonrasında adı Salgın olarak belirlenen bu kurgusal filmin başlangıcını izlemeye başlarız; olaylar yine yakın gelecekte Avrupa’da geçer.

Kıta felaket bir salgının pençesindedir, fakat korkunç olaylar kameranın önünde gerçekleşmez; biz yalnızca çıplak odaları ve boş tarlaları seyrederiz.
 

Bu süreç içinde siyasal düzen yerle bir olurken bir grup doktor, mezar odasına benzeyen bir mekânda toplanıp yaklaşan kriz hakkında görüş bildirirler.

Trier’in canlandırdığı idealist Doktor Mesmer, meslektaşlarının tavsiyelerine karşı çıkar ve kırsal bölgelerdeki insanları tedavi edebilmek umuduyla şehirden ayrılır, fakat daha ilk faaliyetleri sırasında salgın bu ekibi hedefine alır.
 

Lars von Trier hem daha ucuz hem de daha etkin ve sıradan olduğu ve ilkel film çekme yöntemleriyle uyumlu olduğu için filmde diğer paralel sinema hareketleriyle birlikte pan ve tilt gibi kamera hareketlerini kullanır, çünkü Suç Unsuru adlı bir önceki filminin karakteristik özelliği olan kısıtlayıcı ve neredeyse hapsedici estetik anlayışından tamamen kurtulmak istiyordur.

Ama İngilizce çekilen bu kurmaca film yine de oldukça yoğun bir biçimde stilize edilmiştir ve oyunculuk da oldukça geri plandadır, diyaloglar ise adeta dublaj yapılmış gibidir.
 

Ancak film, hem film çekme süreciyle ilgili bir düşünceler yığınıdır, hem de salgın hastalıkların yarattığı psikolojiyi ve onların doğurduğu mitolojiyi ciddiyetle inceler, ayrıca diğer bir açıdan seyirciye, Trier’i daha önce hiçbir filminde olmadığı kadar yakından tanıma ve inceleme imkânı sunar.

Kıyaslanması mümkün olmayan görsel üslupları iç içe geçirip kullanan, farklı teknik ve estetik yaklaşımlar sunan Epidemic adlı bu film, bir deneysel film izlemeye hazır olmayanların kafasını karıştırıp onları rahatsız ve mutsuz edebilir.

Bu yüzden Epidemic filmi Trier’in kendisinin dediği gibi; “birbirine benzeyen bütün diğer hoş filmlerin suratına atılmış sert bir tokat” niteliğindedir.

Medea

Yönetmen: Lars von Trier / Oyuncular: Udo Kier, Kirsten Olesen, Henning Jensen, Solbjørg Højfeldt, Preben Lerdorff Rye, Baard Owe, Ludmilla Glinska, Vera Gebuhr, Jonny Kilde, Richard Kilde, Dick Kaysø, Mette Munk Plum / Süre: 77 dakika
 

Epidemic adlı filmden sonra Lars von Trier, 1988 yılında, ilk yönetmeni projeden ayrılınca ortada kalan bir televizyon filmi olan Medea üzerinde çalışmaya başlar, ancak Medea‘yı Trier kendi başına yazmamıştır ve bu durum herkes için alışılmadık bir durumdur.
 

Yine de Trier kendi tarzı ile ilerlemek koşulu ile bu projeyi kabul ettiği için filmi ilk önce ¾ inç video kasete çeker, akabinde renkler ve ışıkla oynayarak 35 mm.’ye aktarır ve sonra yeniden 1-inç video kasete taşır.
 

Bu zahmetli çabaların sonunda, her an karanlığa gömülecekmiş gibi görünen grenli görüntüler elde eder ve en son olarak da klasik diyalogları dublajla görüntülere ekler.
 

Konusu Yunan efsanesine dayanan Euripides’in aynı isimli Antik Yunan oyunundan uyarlanan film adını, kahraman Jason’un altın postu almasına yardımcı olan Medea adlı büyücü prensesten almaktadır.
 

Öyküde Medea ve Jason birbiriyle evlenirler ve iki çocuk sahibi olurlar, ancak Kral Creaon kızını Jason ile evlendirmek istediği için Medea’nın çocukları ile ülkeden gitmesini ister.
 

Jason ise çocuklarının güvenliğini gerekçe göstererek kralın kızıyla evlenmeyi çoktan kabul etmiştir.
Bunun üzerine Medea, intikam almak için hayatında en değer verdiği şeylerden vazgeçecektir.

Avrupa

Yönetmen: Lars von Trier / Oyuncular: Jean-Marc Barr, Barbara Sukowa, Udo Kier, Ernst-Hugo Järegård, Erik Mørk, Jørgen Reenberg, Henning Jensen, Eddie Constantine, Max von Sydow, Benny Poulsen, Erno Müller, Dietrich Kuhlbrodt, Michael Phillip Simpson, Holger Perfort, Anne Werner Thomsen, Hardy Rafn, Cæcilia Holbek Trier, János Herskó, Talila, Claus Flygare, Jon Ledin, Baard Owe, Leif Magnusson, Lars von Trier, Vera Gebuhr, Else Petersen, Ben Zimet, Tadek Lokcinski, Peter Haugstrup / Süre: 112 dakika
 

Avrupa üçlemesinin son filmi olan ve 1945 sonbaharında geçen Europa adlı filmin öyküsü, yine savaş sonrası dönemde geçmektedir ve yine karakterlerden birisi Yahudi’dir ki bu karakteri yine Lars von Trier canlandırmıştır.

Fakat bu rol Lars von Trier’in beyazperdede ve gerçek hayatta son kez Yahudi kimliğine bürünüşü olacaktı; çünkü bu dönemde hasta yatağında olan annesi onun gerçek babasıyla ilgili Trier’a çok büyük bir itirafta bulunacaktı.
 

Bu defa daha anlaşılır ve daha ticari bir film yapmak için kolları sıvayan Trier’in bu filminde Almanya savaş yıkıntıları arasına gömülmüştür ve ülkede bir sosyal kargaşa hakimdir.

Film başlarken bir hipnoz seansı ile karşılaşan seyirci böylelikle o zamana ve zamanın psikolojik durumuna döndürülür.

Trier, Epidemic adlı filminde bir kızı hipnotize etmeyi denemişti, bu filmde ise bütün seyirciyi hipnotize etmeyi dener; böylelikle, hipnoz seansından sonra gerçekler ve hayali olaylar birbirinden ayırt edilemez hale gelir.
 

Savaş sonrasının Avrupa atmosferinde ilerleyen filmde filmin kahramanı, genç, oldukça saf, Almanya doğumlu Leo Kessler’dir; Amerika’da yaşayan ve ülkesine olan borcunu ödemek için Almanya’ya geri dönen Leo, Almanya’da çalışmanın dünyaya iyilik yapmak anlamına geldiğine inanmakta olan son derece idealist bir adamdır.
 

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra babasının ülkesini tanımak için Almanya’ya gelen ve sonrasında burada yaşamak için çalışmak zorunda olan bu genç adam, Zentropa Tren Taşımacılığı Şirketi’nde çalışan amcasının yanında önemsiz işlerde görev aldıktan sonra yataklı bir trende kompartıman görevlisi olarak çalışmaya başlar ve yaptığı kara yolculukları sırasında ülkedeki yıkımın boyutunu ilk elden tecrübe etme fırsatı bulur.

Bu trende başlayan yolculuk sonrasında aşk, tutku, vatan, sadakat ve ihanet kavramlarıyla dolu bir deneyime dönüşür.
 

Savaş sonrası dönemde suç ortaklığı ve vicdan azabı konularını ele alışı bakımından Rahatlama Görüntüleri adlı ilk filmini anımsatan Europa bir yandan da çok daha fazlası ve sıfır yılındaki Almanya’ya yapılan bir yolculuktur.

Lars von Trier filmde stüdyolarda üretilen modern dijital efektlerden faydalanmaksızın arkada ve önde sık sık projeksiyon perdesi kullanarak yaptığı çekimlerle filmin eski moda saf film görüntüsüne önemli bir katkıda bulunmuştur.

Dalgaları Aşmak

Yönetmen: Lars von Trier / Oyuncular: Emily Watson, Stellan Skarsgård, Katrin Cartlidge, Jean-Marc Barr, Adrian Rawlins, Jonathan Hackett, Sandra Voe, Udo Kier, Mikkel Gaup, Roef Ragas, Phil McCall, Robert Robertson, Desmond Reilly, Sarah Gudgeon, Finlay Welsh, David Gallacher, Ray Jeffries, Owen Kavanagh, Bob Docherty, David Bateson, Callum Cuthbertson, Gavin Mitchell, Brian Smith, Iain Agnew, Charles Kearney, Steven Leach, Dorte Rømer, Anthony J. O’Donnell, John Wark, Ronnie McKellaig, Peter Bensted, Simon Towler Jorfald, Klaus Hjuler / Süre: 159 dakika
 

Bu defa erotik bir melodram çekmek için kollarını sıvayan Lars von Trier’in 1996 yılında çektiği, aşk, cinsellik ve Tanrı kavramlarını mercek altına aldığı Breaking the Waves adlı filmin ilham kaynakları iki edebi eserdi; bunlardan biri Marki de Sade’nin Justine adlı romanı, bir diğeri ise çocukluğundan hatırladığı Altın Kalpli (Guld Hjerte) adlı resimli bir kayıp çocuk masalıydı.
 

Altın Kalpli üçlemesinin bu ilk projesi olan filmde; mutlu bir evliliği olan Danimarkalı bir petrol işçisi Jan, bir kaza sonucu felç kalır, Kuzey İskoçya’nın oldukça tutucu bir kasabasında kocasından ayrı yaşayan, onu özlediği için de geri dönmesi için sürekli dua eden karısı bu durumla ilgili kendini suçlu hisseder.
 

Sağlık durumu her geçen gün kötüleşen ve bir daha asla normal bir yaşantıya kavuşamayacağını bilen Jan, bunun üzerine karısından kendisine yeni bir sevgili bulmasını ve sonra da deneyimlerini ona anlatmasını ister.
 

Kocasının en gizli fantezilerini kendisine anlatması için zorladığı Bess, kocasının daha da ileriye gidip onun bir başkası ile seks yapması konusunda ısrarcı davrandığında artık iyice zorlanır, ancak kocasının durumu her geçen gün kötüye gittikçe Bess, Jan’ın isteğini yerine getirmeye çalışır.
 

Bess’in önüne gelenle yatıp kalktığı, şiddet ve cinsellik dolu bu yeni dünya önceleri onun için sıra dışı bir durumdur, ancak bunun aynı zamanda bir zamanlar aralıksız bir şekilde dualar ettiği Tanrı’nın da isteği olduğu inancıyla kendini avutur.
 

Bess karakterine hayat veren Emily Watson, bu filmdeki rolü ile Oscar almıştır.

Geri Zekalılar

Yönetmen: Lars von Trier / Oyuncular: Bodil Jørgensen, Jens Albinus, Anne Louise Hassing, Troels Lyby, Nikolaj Lie Kaas, Louise Mieritz, Henrik Prip, Luis Mesonero, Knud Romer Jørgensen, Trine Michelsen, Anne-Grethe Bjarup Riis, Paprika Steen, Erik Wedersøe, Michael Moritzen, Anders Hove, Jan Elle, Claus Strandberg, Jens Jørn Spottag, John Martinus, Lars Bjarke, Ewald Larsen, Christian Friis, Louise B. Clausen, Hans Henrik Clemensen, Lone Lindorff, Erno Müller, Regitze Estrup, Lotte Munk, Marina Bouras, Julie Wieth, Kirsten Vaupel, Lillian Tillegreen, Birgit Conradi, Peter Frøge, Albert Wichmann, Ditlev Weddelsborg, Jesper Sønderaas, Svend Erik Plannthin, Torben Meyrowitsch, Lis Bente Petersen, Palle Lorentz Emiliussen, Axel Schmidt, Iris Albøge, Bent Sørensen, Lars von Trier / Süre: 117 dakika
 

Lars von Trier’in 1998 yılında Dogma 95 kurallarına göre çektiği, Altın Kalpli üçlemesinin ikinci projesi olan Idioterne (The Idiots) adlı film; şehir dışında kolektif bir hayat süren on genç Danimarkalının yaşadığı boş ve eski bir villada geçer.

Kurulu düzenden memnun olmayan Stoffer adlı bir adamın liderliğindeki grup, aslında üretken birer üyesi oldukları toplumdan ayrılarak sosyal bir deneye girişir ve bunu zekâ engelli numarası yaparak gerçekleştirirler.
 

Modern hayatın kurallarını yıkmak için basit bir oyun geliştiren grubun amacı geri zekalı numarası yapıp ortalıkta sinir krizleri geçirerek toplumun değerlerini sarsmak ve içlerindeki ahmağı keşfetmeye çalışmaktır.

Sık sık toplumun arasına karışıp rollerini gerçekleştirirler, zaman zaman aralarına yeni isimler de katılmaktadır ve kendilerini aşacak yeni oyunlar keşfetmekte zorlanmazlar.
 

Bu aynı anda hem sapkın bir eğlence hem bir grup terapisi seansı hem de kendi içlerine yaptıkları bir yolculuktur.

Grubun üyelerine büyük mutluluk veren bu oyuna, bir gün kendi halinde kafede oturan Karen da dahil olur; Karen, gruptakilerin aksine sıradan bir hayattan gelen, eğitimsiz bir ev kadınıdır.
 

Stoffer, gruba gittikçe daha sert eylemlerde bulunmaları yönünde emirler verince grupta çatırdamalar ortaya çıkar, çünkü modern hayatın burjuvazi değerleri ile dalga geçmeye hevesli grup üyeleri, kendilerinin de burjuva sınıfına dahil olduklarını yavaş yavaş fark etmeye başlar.

Karanlıkta Dans

Yönetmen: Lars von Trier / Oyuncular: Björk, Catherine Deneuve, David Morse, Peter Stormare, Joel Grey, Cara Seymour, Vladica Kostic, Jean-Marc Barr, Vincent Paterson, Siobhan Fallon Hogan, Zeljko Ivanek, Udo Kier, Jens Albinus, Reathel Bean, Mette Berggreen, Lars Michael Dinesen, Katrine Falkenberg, Michael Flessas, John Randolph Jones, Noah Lazarus, Sheldon Litt, Andrew Lucre, John Martinus, Luke Reilly, T.J. Rizzo, Stellan Skarsgård, Sean-Michael Smith, Paprika Steen, Eric Voge, Nick Wolf, Timm Zimmermann, Al Agami, Alex Mouro, Alexander Arli, Allan Gyldenkærne, Ami Eklöf-Annell, Ana Christine Broström, Anders Tärneberg, Anders Thorhauge, Anders-Peter Torsleff Hansen, Ann Crosset, Anna David, Anna Norberg, Anna Rosenberg, Annette Lindholm, Anthony Ajoise Olufemi Jacob, Birgitte Skands, Bjorn Ahlander, Bo Westerholm, Bobo Eriksson, Britt Bendixen, Carl Johan De Neergaard, Carol Linda Nielsen, Claus Berenhard, Cristian Valle, Diana G.L. Watson, Ed Hickok, Edvin Karsson, Eli Stalhand, Elin Johansson, Emilie Bendz, Erik Dammann, Erik Drugge, Fredrik Börgesson, Frederik Mondrup, Marianne Bengtsson, Karoliina Heiskanen, Troels Asmussen, Caroline Sascha Cogez, Rikke Lylloff / Süre: 140 dakika
 

Altın Kalpli üçlemesinin son projesi olan ve müzikal tarzı ile Lars von Trier’in tarzında köklü değişiklikler yaptığını gösteren Dancer in the Dark adlı bu film; 1960’ların ortasında, oğlu Gene’e bir göz ameliyatı yaptırmak için Amerika’ya gelen Çekoslovakyalı göçmen Selma’nın hikayesini anlatmaktadır.
 

Bu yıla kadar İskandinavya’da çekilmiş en pahalı film olan Karanlıkta Dans adlı filmin yapım ve çekim sürecinde ilk andan itibaren fırtınalar hiç dinmiyor, filmin yıldızı İzlandalı pop şarkıcısı Björk ile Trier sık sık kavga ediyor dolayısıyla filmin sorunlu prodüksiyonu daha şimdiden ortamlarda konuşuluyordu.
 

Washington eyaletinin küçük bir kasabasına yerleşen Selma Jezkova, on yaşındaki oğlu Gene ile polis memuru Bill’e ait bir evin arka bahçesindeki bir karavanda yaşamakta, geçimini de mutfak tezgâhları yapan bir fabrikada çalışarak sağlamaktadır, ancak kalıtsal bir hastalık nedeniyle görme yetisini de yavaş yavaş kaybetmeye başlamıştır.
 

En büyük amacı, gerekli parayı biriktirip oğlunu ameliyat ettirerek aynı akıbete uğramasına engel olmaktır.

Selma’nın tatsız yaşantısına renk veren tek şey, müzikle dolu fantezi dünyasına kaçmaktır; onun psikolojik durumunun uzantıları olan bu müzikal bölümler, gerçeklikten fanteziye doğrudan geçiş yapma yoludur.
 

Mekandaki seslerden sıyrılan belirgin bir ritmin giderek belirginleşmesiyle ortaya çıkan müzikal sahneler, filmin de en önemli anlarıdır.

Selma’nın oğlunu tedavi ettirmek için biriktirdiği bu para, arka bahçesinde yaşadığı polis memuru tarafından çalınınca hayatın işleyişi bir anda Selma için tersine döner.
 

Bu film vesilesiyle Cannes’a altıncı kez katılan ve beşinci kez yarışma bölümünde aday gösterilen Lars von Trier her ne kadar ödül kavramını pek önemsemiyormuş gibi görünse de nihayet Karanlıkta Dans ile kazandığı Altın Palmiye ve yanı sıra En İyi Kadın Oyuncu Ödülü, Trier’i oldukça mutlu eder.

Dogville

Yönetmen: Lars von Trier / Oyuncular: Nicole Kidman, Harriet Andersson, Lauren Bacall, Jean-Marc Barr, Paul Bettany, Blair Brown, James Caan, Patricia Clarkson, Jeremy Davies, Ben Gazzara, Philip Baker Hall, Thom Hoffman, Siobhan Fallon Hogan, John Hurt, Zeljko Ivanek, John Randolph Jones, Udo Kier, Cleo King, Miles Purinton, Bill Raymond, Chloë Sevigny, Shauna Shim, Stellan Skarsgård, Evelina Brinkemo, Anna Brobeck, Tilde Lindgren, Evelina Lundqvist, Helga Olofsson, Ulf Andersson, Jan Coster, Mattias Fredriksson, Andreas Galle, Barry Grant, László Hágó, Niklas Henriksson, Mikael Johansson, Hans Karlsson, Lee R. King, Oskar Kirkbakk, Ingvar Örner, Erich Silva, Kent Vikmo, Eric Voge, Ove Wolf / Süre: 178 dakika
 

Her filmi ile olağanüstü bir heyecan yaratan, günümüz sinemasının dahi isimlerinden Lars von Trier, bir kez daha kamerasını Amerika’ya çevirerek yeni bir üçlemeye başlar ve her filmde sınırları zorlayan deneysel bir üslupla karşımıza çıkan yönetmen, bir kez daha her anlamda sarsıcı bir yapıma imza atar.
 

Lars von Trier’in Fırsatlar Ülkesi: Amerika üçlemesinin ilk filmi olan Dogville adlı bu filmi özetlemek gerekirse; tiyatro sahnesine benzeyen ama kısmen dekorsuz, duvarların, kapıların, pencerelerin olmadığı, yalnızca yere tebeşirle ana hatları çizilmiş evlerin ve sokakların bulunduğu Dogville isimli hayali bir kasabada geçen olaylar silsilesi, orada kalabilmek için kasabalıların güvenini kazanması gereken Grace Mulligan isimli bir kaçağın hikayesini anlatır.
 

Oldukça deneysel ve ürkütücü bir psikolojik drama türünde bir film olan ve 1930’ların Amerika’sında dağların arasında Dogville adlı bir kasabada geçen bu filmde; bir gün peşindeki gangsterlerden kaçmakta olan Grace adında güzeller güzeli bir kadın, bu dağlık kasabaya gelerek buraya sığınmak zorunda kalır.
 

Kadına acıyan kasaba halkı, başlangıçta iyi niyetlerle ona sahip çıkar, aralarına alır ve onu bir süreliğine kendi haline bırakır.

Fakat gün geçtikçe Grace’in varlığının köy halkı için bir tehdit oluşturduğu düşünülür; köy halkı bu tehlike karşısında temkinli davranmak zorunda olduğuna inanmıştır.
 

Grace’in gizemli kimliğinin ve sırlarla dolu geçmişinin kendileri açısından bir tehlike oluşturduğuna kanaat getirildiğinde kasaba halkı ile Grace arasındaki ilişki farklı bir boyut kazanmaya başlar.
 

Onun varlığı, kasabalıların içindeki karanlık güdüleri tetikler ve ahlak, sorumluluk, güç ve insani ilişkiler gibi karmaşık meseleleri gün ışığına çıkarır.
 

Grace’in kasabalılara karışmak ve onlarla yaşamak için gönüllü olarak yaptıkları gittikçe yükselen istismarlar silsilesine yol açar.

Böylelikle her geçen gün kasabalıların öteki yüzünü görmeye başlayan Grace’in çaresizliği onu istismara açık bir kurban konumuna sokar.
 

Dogma 95 akımının öncülerinden Lars von Trier’in seyirciyi daha konsantre bir şekilde olay örgüsüne dahil etmek için tecrit hissini artırarak sinemada görmeye hiç alışık olmadığımız deneysel bir sahne düzeni ile beyazperdeye taşıdığı; üslup ve yapısal olarak seyirciyi kültürel birikimine göre pek çok koldan besleyen bu filmi teolojik, ekonomik, politik veya sosyolojik olarak farklı disiplinler çerçevesinde okumak ve analiz etmek mümkün.
 

Fakat yine de eleştirmenler tarafından ahlaki değerleri hoyratça ele aldığı gerekçesiyle ağır bir şekilde suçlanan Trier’in, insanlığa bu filme birlikte özeleştiri yapabileceği çok önemli doneler bıraktığını kim inkâr edebilir ki…

Beş Engel

Yönetmen: Lars von Trier, Jørgen Leth / Oyuncular: Claus Nissen, Majken Algren Nielsen, Daniel Hernandez Rodriguez, Jacqueline Arenal, Vivian Rosa, Jørgen Leth, Patrick Bauchau, Alexandra Vandernoot, Marie Dejaer, Pascal Perez, Meschell Perez, Bent Christensen, Anders Hove, Charlotte Sieling, Jan Nowicki, Stina Ekblad, Lars von Trier, Bob Sabiston / Süre: 90 dakika
 

Yakın dönem sinema tarihinin “yaramaz çocuğu” Lars von Trier, yine kendine has işler peşinde koşuşturmakta, kendine yeni oyunlar yaratmaktadır.

İşte, en beğendiği sıra dışı yönetmenlerden biri olan Jorgen Leth ile Lars von Trier arasında adeta bir şaka olarak algılayabileceğimiz De Fem Benspænd (The Five Obstructions) adlı bu film de bu tip muzırlıkların bir sonucu olarak ortaya çıkmış bir yapımdır.
 

Zira, Trier’in en favori yönetmenlerinden biri olan Jørgen Leth’in yıllar önce çektiği Kusursuz İnsan (Perfect Human) adlı kısa filmini bir başyapıt olarak tanımlayan Trier, şimdilerde Haiti’ye taşınmış, huzurlu bir hayat süren bu yönetmeni sarsmak ve onu kendine getirmek için bir proje geliştirmiştir.
 

Bu proje kapsamında Jørgen Leth’in bu kısa filminin her aşaması Trier tarafından kurgulanmış haliyle, beş farklı şekilde yeniden çekmesi gerekecektir.

Ortaya çıkan bu benzersiz ve deneysel çalışma, her iki yönetmenin de hem sinemayı hem de kendilerini sorguladıkları eğlenceli bir oyuna dönüşecektir.

Manderlay

Yönetmen: Lars von Trier / Oyuncular: Bryce Dallas Howard, Isaach De Bankolé, Danny Glover, Willem Dafoe, Michaël Abiteboul, Lauren Bacall, Jean-Marc Barr, Geoffrey Bateman, Virgile Bramly, Ruben Brinkman, Doña Croll, Jeremy Davies, Llewella Gideon, Mona Hammond, Ginny Holder, John Hurt, Emmanuel Idowu, Zeljko Ivanek, Teddy Kempner, Udo Kier, Rik Launspach, Suzette Llewellyn, Charles Maquignon, Joseph Mydell, Javone Prince, Clive Rowe, Chloë Sevigny, Nina Sosanya, Wendy Juel, Seth Mpundu, Derrick Odhiambo-Widell, Alemayehu Wakjira, Fredric Gildea, Andrew Hardiman, Aki Hirvonen, Mikael Johansson, Hans Karlsson, Ian Matthews, Maudo Sey, Erich Silva, Ross Taylor, Eric Voge, Nick Wolf / Süre: 139 dakika
 

Daha önce Lars von Trier ile katıldığı Cannes’daki basın toplantısı sırasında Manderlay‘da Grace karakterini canlandıracağına herkesin önünde söz veren Nicole Kidman daha sonra bu filmde görünmek için verdiği sözden vazgeçti.

Gerekçe olarak çekimlerin başka bir filmin çekimleriyle çakıştığı açıklandı, ancak bazıları, milliyetçiliğin yükselişte olduğu bu dönemde, Trier’in Fırsatlar Ülkesi: Amerika üçlemesinde görünmeye devam etmesinin onun kariyerine zarar verebileceğini düşündüğünü ve bu yüzden de sözünden vazgeçtiğini söylüyordu.

Ama elbette Lars von Trier’in hiçbir zaman böyle bir korkusu yoktu ve çekimleri durdurmaya veya ertelemeye de hiç sıcak bakmıyordu.

Böylelikle Grace adlı karakter için Bryce Dallas Howard ile devam etmeye karar veren Trier çoktan işe koyulmuştu.
 

Lars von Trier’in bir üçleme olarak planladığı filmin ikincisi olan Manderlay, bu defa 1933 yılında geçiyordu.

Dogville’den daha iyi bir yerde yaşamak isteği ile ayrılan Grace ve babası, Güney taraflarında değişik yerlerde dolaşmaktalardır; bu sırada kölelik konusunun son derece hâkim olduğu Alabama yakınlarında bulunan Manderlay adında bir kasabaya gelirler.
 

Geçen yüzyıldan kalma kölelik sisteminin hala işleyişi karşısında dehşete düşen Grace için burası bir şeyleri değiştirmek adına son derece doğru bir yerdir, zira Grace de burada yaşananlarla mücadele etmek ister ve karşısına çıkabilecek zorlukları göze alarak köye yerleşmeye karar verir.

Emret Patronum

Yönetmen: Lars von Trier / Oyuncular: Jens Albinus, Peter Gantzler, Friðrik Þór Friðriksson, Benedikt Erlingsson, Iben Hjejle, Henrik Prip, Mia Lyhne, Casper Christensen, Louise Mieritz, Jean-Marc Barr, Sofie Gråbøl, Anders Hove, Lars von Trier / Süre: 99 dakika
 

Lars von Trier’in 2006 yılında, bu defa komedi türündeki bir yapım için yönetmen koltuğuna oturduğunda ortaya çıkan Direktøren For Det Hele (The Boss of It All) adlı filmde; bir bilişim firmasının sahibi şirketini satmayı istemektedir.
 

Ancak ortada ufak bir sorun vardır, patron uzun zamandır ofisin içinde sıradan bir çalışan gibi çalışmaktadır ve kimse kendisinin şirketin sahibi olduğunu bilmemektedir.
 

Bunun üzerine şirketi yıllar önce kurmuş olan bu yönetici arka planda dönen tezgâhları gizleyebilmek için hayali bir başkanın var olduğunu uydurmuştur.
 

Şirketi satın almak için talip olan yatırımcılar, bu hayali başkanla görüşmek isteyince işler karışır ve şirket sahibi bunun üzerine sıra dışı bir yönteme başvurur; bir aktör kiralamaya karar veren bu yönetici bu profesyonel oyuncuya şirketin başkanı rolünü verir.
 

Başlangıçta her şey yolunda gitse de sahte patron zamanla kendini iyice rolüne kaptıracaktır.

Deccal

Yönetmen: Lars von Trier / Oyuncular: Willem Dafoe, Charlotte Gainsbourg, Storm Acheche Sahlstrøm / Süre: 108 dakika
 

Katıldığı bir ödül töreninde Nazi döneminin mimari anlayışına hayran olduğunu açıklayarak geniş kitleleri şok eden Lars von Trier, 2009 yılında yönetmenliğini üstlendiği korku gerilim filmi projesi olan Antichrist ile yine kitleleri sarsmayı başarır.
 

Senaryosunu Trier’le beraber Anders Thomas Jensen’ın yazdığı film; çocuklarını kaybettikten sonra, bir orman kulübesinde olayı unutmaya çalışan bir çiftin yaşadıkları travmayı, epik bir görsel şölen eşliğinde sinemaseverlere aktarmaktadır.
 

Willem Dafoe ve Charlotte Gainsbourg ikilisinin bu filmdeki performansları konusunda destan yazdıklarını söylemek abartılı olmayacaktır.

Melankoli

Yönetmen: Lars von Trier / Oyuncular: Kirsten Dunst, Charlotte Gainsbourg, Alexander Skarsgård, Brady Corbet, Cameron Spurr, Charlotte Rampling, Jesper Christensen, John Hurt, Stellan Skarsgård, Udo Kier, Kiefer Sutherland, James Cagnard, Deborah Fronko, Charlotta Miller, Claire Miller, Gary Whitaker, Katrine A. Sahlstrøm, Christian Geisnæs, Stefan Cronwall, Peter Ekedahl, Christian Kinell, Claire Miller, Lovisa Håkansdotter Wallin / Süre: 135 dakika
 

Lars von Trier’in 2011 yılında yönetmen koltuğuna oturduğu ve psikolojik bir felaket filmi olarak nitelendirdiği Melancholia adlı bu filminde; yeni evlenen Justin ve Micheal adlı çiçeği burnunda olan çift evliliklerini Justine’nin ablası Claire’nın malikanesinde, görkemli bir davet ile kutlarlar.
 

Fakat bu iki kız kardeş yapı itibariyle birbirlerine ters karakterdelerdir; Justine depresyona, drama ve melankoliye yakın ve yatkın bir kadınken, Claire kız kardeşine göre daha normal olan taraftır.
 

Justine’nin düğün gününde ise ailede herkesin kendine has arızaları bir bir ortaya çıkmaya başlayacaktır.

Kız kardeşler ve aile üyeleri, geçmişteki ve şu an süren sorunlarını tartışmaktalardır ve bir kaosun içine sürüklenmektelerdir.
 

Bu arada dünyayı tehdit eden bir gezegen dünyaya hızla yaklaşmaktadır ve dünyaya çarpmasına az bir zaman kalmıştır; tam da bu kutlama esnasında Melancholia adlı bu gezegen, şimdiye kadar güneşin arkasında saklı kaldığı yörüngeden çıkarak dünyaya doğru gelmektedir.

Bu andan itibaren herkes kendi dünyasında kendi kıyametini yaşayacaktır.
 

Filmin başrollerini Cannes’da bu filmdeki oyunculuğu ile En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nü alan Kirsten Dunst ve yönetmenin bir önceki filmi Antichrist’te de beraber çalıştığı Charlotte Gainsbourg üstleniyor.

Senaryosu da Lars von Trier’e ait olan filmin eleştirmen notu ise, Cannes’da yarattığı tartışmaya rağmen oldukça yüksektir.

İtiraf: Bölüm 1

Yönetmen: Lars von Trier / Oyuncular: Charlotte Gainsbourg, Stellan Skarsgård, Stacy Martin, Shia LaBeouf, Christian Slater, Uma Thurman, Sophie Kennedy Clark, Connie Nielsen, Ronja Rissmann, Maja Arsovic, Sofie Kasten, Ananya Berg, Anders Hove, James Northcote, Charlie Hawkins, Clayton Nemrow, Simon Böer, Jeff Burrell, Andreas Grötzinger, Jens Albinus, Tomas Spencer, Jesse Inman, Christoph Schechinger, David Halina, Jonas Baeck, Katharina Rübertus, Inga Behring, Lisa Matschke, Moritz Tellmann, Felicity Gilbert, Johannes Kienast, Jesper Christensen, Hugo Speer, Frankie Dawson, George Dawson, Harry Dawson, Cyron Melville, Peter Gilbert Cotton, Saskia Reeves, Markus Tomczyk, Christoph Jöde, Nicolas Bro, Christian Gade Bjerrum, Morgan Hartley, Thomas Eickhoff / Süre: 117 dakika
 

Kuzey Avrupa sineması geleneklerinden ödün vermeyen Lars von Trier’in Nymphomaniac filmi seyirciyi gösterim gününe hazırlarken müthiş bir strateji uygulanmıştı.

Önce birbiri ardına yayımlanan ve sekiz parçadan oluşan teaserları, sonrasında filmin on dört karakterinin her biri için tasarlanmış posterleri ile ilgiyi üzerine vizyon gösteriminden çok önce çeken Trier’in bu pazarlama taktiğiyle ilgili yeteneği onun kariyerine başladığı reklamcılıktan kaldığı kuşku götürmüyordu.
 

Filmografisine eklediği aykırı yapımlarla kariyerine devam eden Lars von Trier’in pek çok sürpriz ismi en kendilerine saklı halleriyle bir araya getiren ve Değerlendirme ve Sınıflandırma Üst Kurulu tarafından ticari dolaşıma girmeye uygun bulunmadığı gerekçesiyle Türkiye’de gösterime giremeyen Nymphomaniac: Vol. I adlı bu film; nemfomani hastalığından mustarip olan Joe adlı bir kadını merkezine alıyor ve onun doğumundan elli yaşına kadar olan hayatına, özellikle de cinsel serüvenlerine odaklanıyordu.
 

Nymphomaniac; cinselliğe aşırı düşkün, cinsel arzuları aşırı derecede yüksek kadın anlamına geliyor, kimi uzmanlarca bir bağımlılık olarak kabul edilen cinselliğe aşırı derecede düşkünlük hali kadınlarda nemfomani, erkeklerde ise satirizm olarak adlandırılıyor ve bu duruma kişilik veya dürtülerin kontrol bozukluğu sebep olabiliyor.

Vizyon için yasaklanan ama yine de ülke içindeki çeşitli festivallerin programında “İtiraf” adıyla gösterilen filmde, soğuk bir kış gecesi yakışıklı bir bekar olan Seligman, yolda dövülmüş halde Joe’yu bulur, onu evine getirip, yaralarını sarar.

Joe bu adamın evinde dinlenirken ona kendi hikayesini de anlatmaya başlar.

İtiraf: Bölüm 2

Yönetmen: Lars von Trier / Oyuncular: Charlotte Gainsbourg, Stellan Skarsgård, Stacy Martin, Shia LaBeouf, Christian Slater, Jamie Bell, Uma Thurman, Willem Dafoe, Mia Goth, Sophie Kennedy Clark, Michael Pas, Jean-Marc Barr, Udo Kier, Ananya Berg, Morgan Hartley, Andrea Thomsen, Tine Burn, Tabea Tarbiat, Janine Romanowski, Lawrence Sheldon, Ivan Pecnik, Jonathon Sawdon, Christopher Craig, Jacob Levin-Christensen, Kookie Ryan, Shanti Roney, Papou, Nicole Sandweg, Lien Van de Kelder, Laura Christensen, Sarah Soetaert, Sami Loris, Caroline Goodall, Kate Ashfield, Tania Carlin, Christine Urspruch, Daniela Lebang, Omar Shargawi, Marcus Jakovljevic, Conny Dachs, Severin von Hoensbroech, Maja Arsovic / Süre: 124 dakika
 

Lars von Trier’in tartışmalar yaratan Nymphomaniac filminin devamı olan Nymphomaniac: Vol. II adlı filmde; Joe’nin dikte edilmiş cinsel hayatının devamında yetişkin olarak yaşadığı hayatının en karanlık dönemlerini araştırırken, bu durumun Seligman’ın ilgisini neden çektiğini sorguluyor.
 

Jack’in Yaptığı Ev

Yönetmen: Lars von Trier / Oyuncular: Matt Dillon, Bruno Ganz, Uma Thurman, Siobhan Fallon Hogan, Sofie Gråbøl, Riley Keough, Jeremy Davies, Jack McKenzie, Mathias Hjelm, Ed Speleers, Emil Tholstrup, Marijana Jankovic, Carina Skenhede, Rocco Day, Cohen Day, Robert Jezek, Osy Ikhile, Christian Arnold, Yoo Ji-Tae, Johannes Kuhnke, Jerker Fahlström, David Bailie, Robert G. Slade, Vasilije Mujka, Idi Amin, Glenn Gould, Adolf Hitler, Zedong Mao, Benito Mussolini, Ola Normelli, Lisa Sjöholm, Albert Speer, Cameron Spurr, Joseph Stalin, Jesper Tønnes / Süre: 152 dakika
 

Lars von Trier’in 2018 yılında yönetmen koltuğuna oturduğu, önce bir televizyon dizisi olarak planlanan ancak ani bir kararla sinemada gösterime giren gerilim türündeki The House That Jack Built adlı bu filmi; bir seri katilin on yıl boyunca sürdürdüğü cinayetlerini konu alıyor.
 

Bir bakış açısıyla Trier’in otobiyografisini bir seri katil üzerinden anlattığı boş bir film, başka bir bakış açısıyla cehennemin kaynağı ve kötülük, öldürme üzerine provokatif düşünceler sunan Trier’in İlahi Komedya‘sı ve hatta çekim açılarından, sinematografisinden ve anlatım tarzından dolayı bir belgesel olarak nitelendirilen; 1970’li yıllarda geçen film, yaklaşık on yıl boyunca bir seri katili izliyor ve işlenen korkunç cinayetleri katilin kendi gözünden seyirciye yansıtıyor.
 

Matt Dillon’ın canlandırdığı Jack adındaki seri katil, hayli takıntılı, özellikle temizlik konusunda ayrıca bir hastalığı bulunan, narsist bir psikopattır.

Lars von Trier, bir insanın sahip olabileceği her türlü ruhsal sıkıntıyı karakterine yüklüyor ve bu anlamda şu ana dek sinemada örneğine rastladığımız diğer seri katil anlatımlarından uzaklaşarak karakterini izleyicinin hedef tahtasına oturtuyor ve daha filmin ilk dakikalarından itibaren karakterin sorgulanmasına sebep oluyor.

Kronolojik olarak diğer çalışmaları

1967-1971 yılları arasında çektiği her filmin yazarlığını, görüntü yönetmenliğini, yönetmenliğini ve kurgu editörlüğünü kendisi üstlenen Lars von Trier’in sinema için çektiği uzun metraj filmleri haricindeki gençlik dönemlerinden başlayıp üniversitede devam eden ve sonrasında günümüze dek uzanan kronolojik olarak sıralanmış diğer çalışmaları şöyle:

*Kaynak: Lars Von Trier, Jack Stevenson, Türkçesi: Begüm Kovulmaz, Agora Kitaplığı

 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Haber Fora’nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

Bunu da beğenebilirsiniz

Yorum Yap